Content Management Powered by CuteNews
 
Konuk Yazar

Sonbaharın Sesi

Genel, Sayı 8

Oğuzhan Erdem

 Beyoğlu'nda halen Markiz Pastanesi olarak anılan yerde bulunan sonbahar tablosu
Beyoğlu'nda halen Markiz Pastanesi olarak anılan yerde bulunan sonbahar tablosu
Mevlana’ya göre musiki Allah’ın lisanıdır. Yüce Yaratıcı bezm-i elest’te ruhlara musiki ile seslenmiştir.
 
Türklerde İslam öncesi şamanizm, animizm ve totemizmde musikinin önemi büyüktü. Tüm dini törenler müzik eşliğinde yapılırdı. İslam inancında da musiki karşıtı bir düşünce egemen olamamıştır. Ayin, zikir, cem, deveran gibi tüm ruhi yükselişlerde de güzel seslerden yararlanılmıştır.
 
Ruha doğrudan teması bilinen musiki bazı bedeni ve zihni marazların tedavisinde de tarih boyunca birçok medeniyette şifa amaçlı olarak kullanılırken, Er Razi, Farabi ve İbn-i Sina gibi çağın büyük İslam bilginleri ses frekanslarının insan üzerindeki fizik ve duygu etkilerini uzun zaman tetkik ederek uygulamalar yapmışlardır.
 
Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-i Veli, Mevlana Celaleddin-i Rumi toplumda var olan mistik düşünce ve anlayışı İslami bir kimliğe büründürerek Türk tasavvuf anlayışının temelini oluşturdular.
 
 
M.Ö. 2800-3000 yıllarında da dinsel törenlerde kullanıldığı tahmin edilen “Ney” 13. yüzyıldan itibaren Mevlana’nın öncülüğünde İslam tasavvufunun önemli sembollerinden biri olmuş ve hazanlı sesiyle ”ruh” iklimimizdeki yerini ayrılıklardan şikayetçi bir seslenişle almıştır. -hicrandan yana-. Sümer toplumunda M.Ö. 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgı Sümerce’den Farsça’ya geçen “na” veya “nay” kamış kargı anlamıyla en eski biçimi ile anılmıştır. Arap toplumunda ise üflemeli çalgıların genel adı olarak “mizmar” kullanılmıştır. Ney icracısı Farsça icra eden anlamlı “zeden” kelimesi ve neyin kaynaşması Neyzen ve Tevfik’i doğurmuştur…
 
Neyzen Tevfik
Neyzen Tevfik
 
 
Hicran kucağında tuttuğun sırdaş
Çağlamış bulanmış durulmuş olsun
Sözüne sazına güven de yenaş
Kulağı ezelden burulmuş olsun
 
Şen şakır gönlüne hicran dolmasın
Gençliğin gülşeni gamla solmasın
Neyzen gibi aklın yarda olmasın
Özründen çok büyük kabahat etme
 
-Neyzen Tevfik Kolaylı
 
 
 
Günümüzde de başta Hezarfen Nayî Niyazi Sayın Hoca, Konyalı Sarraf Ömer Bey,
Ömer Erdoğdular
Ömer Erdoğdular
Selçuk Gürez gibi isimler çok kıymetli icralarda bulunarak kültürel belleğimize önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ney insan-ı kâmil, yani birtakım merhalelerden geçerek olgunlaşan insanı temsil eder.
Niyazi Sayın Hoca
Niyazi Sayın
Bunlardan biri olan Niyazi Sayın Hoca Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden süzülerek indiği Üsküdar’ın Doğancılar semtinde yaşamını sürdürmektedir. Üsküdar’dan İstanbul’un köklü yerleşimlerinden olan Sultanahmed semtine uzandığımızda ise bizi Hanefi Kırgız Usta’nın birçok neyzenin hatıralarının bulunduğu izbe sofalı atölyesi karşılamaktadır. Neylik kamış dokuz boğumlu olmalıdır. -Dünyanın bilinen en eski neyi Penn Müzesi’nde (The University of Pennsylvania Museum of Archaeology) sergilenmektedir.- Yedi boğumlu eski tekke neylerine de rastlanmaktadır. Osmanlı’nın ihtişamlı başkentlerinden Edirne’de ise tarihi şifahanelerden birinde ruh karmaşasını dindirmeye çalışan bîçâreye hoş bir “sadâ” gibi şakırdıyor sular arasında, “kanarya” gagasında, Üsküdar’da Bülbülcü Muharrem Efendi’nin kulağında.
 
15. yüzyıl seyyahlarından Hoca Gıyaseddin Nakkaş, seyahatnamesinde Hıtay Türkleri'nin hakanlık sarayında 2000 kadar sazendenin (aralarında çok sayıda neyzen de var) sazlarını çalıp hakanlarına dua ettiklerini yazar.
 
Kamışlar bilhassa Hatay Samandağ’dan olmalıdır. Eski Mezopotamya, Suriye, Trablusgarp, Marsilya’da da neylik kamışlara rastlanır.
 
Okumaktadır şu sonbaharın insanı garip bir hüzünle kuşatan dokusunda, yağmur, erken kararan hava, sabahın ilk ışığında mavidir Marmara. Dolunay varsa geceden kalan, uzatır mehtabı yarınlara mızraplar, vurulur geceler sazlara, sonra duyulur ezelden sesi neyzenin nefesi Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, o kızıl sonbahar... Süzülür perdeleri gece kanat kanat, çırparak denizi takaların neşesi… Sonbaharın sesi, hüzünlü rüzgârı yağmur, rüzgâr, hüzün, yağmur, rüzgâr, yel “yel değil ateştir neyin sesi; kimde bu ateş yok sönsün nefesi”. “Ney kanlı yollardan bahseder, Leyla ile Mecnun’un hikâyesini anlatır, hatırlatır.” “Gam ve hüzün içinde geçip gidiyor günler, gamla yoldaş olup akıyor günler”. “Günler geçip gidiyorsa kaygılanma de ki ‘gitsin’; ey tertemiz dostum, sen kal zira sen bana yetersin.”
 
Galata Mevlevihane Müzesi’nde her cumartesi pazar temsili ayinlerde bu dizeler dökülmektedir hâlâ eski el yazması Mesnevi-i Şerif’ten. Şöyle bir bakınır da, akar da insan Beyoğlu’ndan, Markiz’in camından sonbahar tablosuna, endüstri devriminden bu yana ustaların sanatından.
 
Markiz sonbahardan uzanır Fenerbahçe’ye sırlı üç mevsimde 79’dan beri.
 
Eyüp, Mecnun, mesir, macun,
Issız, acun…
 
Leyla ile Mecnun birbirine cennette kavuşmuşlardır. O diyara uzanan cennet atlıları Tanburi Cemil, Hafız Osman bir süvari gibi ne de iyi gider bu havalarda bu zamanda!!! Bahseder Mesud Cemil hala o eski radyodan, çatıya saklanmayan o radyolu zamanlardan. Radyonun da radyo olduğu o güzel İstanbul’dan. Sultanahmed’den…
 

Hanefi Kırgız

Hanefi Kırgız Usta’nın birçok milletten müdavimi bulunmakla beraber musikimizle ilgili gelişmeleri yine bu atölyeden takip ededururlar yudumlarken Ayasofya’ya karşı çaylarını. Yine bu ustanın yaptığı rebapların buğulu sadalarıyla alay köşkünden Ebu Suud Efendi’nin aşıladığı lalelerin hüzünlü boyun büküşleri ile caddenin, kalabalığın, vatmanın sürüklediği tramvay raylarında bir gıcırtı kimi zaman İstanbul’u anlatan. Kimi zaman? Bir tepeden bakılan, kalabalıklar arasında bakıp çıkan, çalkalanan vapurlar, sular arasında. Uğuldaşırken tatlı sada metroda kayboluyor insan yine çalıyordur çocuklar ah bozuk paralar şakırdıyor granit tabandan. Şah, mansur, muzaffer nakışlarla Selçuklu’dan kalma sanatıyla, Karababa’dan tik tak sarkaçlarla sonra duruyor zaman. Zamanın dışında.

Aka Gündüz Kutbay
Aka Gündüz Kutbay

Kanat çırparak süzülüyor semadan devr-i revanla Ahi Evran'la yürüyor kervan. Buhara’dan, İpekyolu’ndan sağından solundan kırk hovardalı Tevfik’in kaleminden, Kartal’daki mezarından. İçli bir Taksim, taksim eder Aka Gündüz Mevlana’nın diyârından.

 

Ulvi Erguner
Ulvi Erguner

Baba Ulvi’nin kararından, merhum Kâni Karaca Bey ile dönülmez yegâhtan. Dönülmez akşamın ufkundan geç vakitlere dek Sultantepe’den Ramazan ayında sofralar süslenir iftarlar “huzur” la neyle beklenir. Yine bu ayda İslam peygamberi Hz. Muhammed ehli beyt’ten Ali’ye verdiği sırrı işitir tatlı meltemler arasında bir vaha gibi kamışlıktan. O’nun içindir tasavvuf anlayışında neye verilen imla. Sonbahar Şile’de, ney çilede olgunlaşır. Önce şöyle bir arınır kabuklarından yemyeşil, korkmalı ateşin dozundan sadece düzeltecek kadar ısıtmalı sonra içini boşaltmalı, dağlamalı perdeleri, harlamalı, kamışın iyi olanı parlamalı. “Neyin yarısı başparedir”. Sonra yüzük ve başparesi ile toparlanmalı diyerek uzatır Hanefi Usta bir kavanoz susam yağını. Güzel tatyana kokusuyla. Biraz uzaklaştığımızda egzoz kokusundan, sanayi devriminin çılgın çağından. Bir gonca olur uzanır semalarda bütün bir sarmaşık sonra dallar arasında yine fısıldar ışık.

 
 
Oğuzhan Erdem

 

Konuk Yazar
Sonbaharın Sesi, Genel, Sayı 8


Saz ve Söz Bağımsız Türk Müziği Yayını olarak yazılarımızdan alıntı yapıldığında kaynak belirtilmesini rica ederiz.
www.sazvesoz.net | bilgi@sazvesoz.net