Content Management Powered by CuteNews
 

Genç Müzisyenler
Georgios Marinakis

Mülakat, Sayı 7

 

Bu bölümde genç müzisyenlerle mülakatta bulunup, müziğimize genç bakış açısıyla yaklaşmaya çalışacağım. 
 
Yunan asıllı bir Türk müziği kuramcısı ile görüşmek istedim fakat sanki hepsi sıraya girmişçesine bir sürü aksilikler yaşayıp bir türlü buluşamadık kendisiyle. Epey zahmetli uğraşlar sonucunda bir araya geldik ve çıkan sorunlara nispet edercesine oldukça uzun bir söyleşi yaptık. 
 
Özgür Altun: Tanıtım mülakatı geleneklerine uyarak kendinden bahseder misin diyerek başlamak istiyorum. Kendinden bahseder misin biraz? 
Georgios Marinakis Adım Georgios veya Yorgo. Yunan asıllıyım, Kalamata’da doğdum. Kalamata’nın güzel sanatlar orta ve lise eğitimini bitirdikten sonra askere gittim. Ortaokuldan önce müzikle uğraşmıyordum. Güzel sanatlar ortaokul ve lisesi yerine okulu desem daha doğru olur. Çünkü bizde blok oluyor her ikisi. İlk olarak piyano ile başladım. 3. sınıfta ise yunan lavtası çalmaya başladım. 6 ay sonra oradaki hocam beni Atina’daki bir hocaya yönlendirdi. Lavta üzerine Yunanistan’daki en usta hocaydı yönlendirdiği kişi. İsmi Christozodus. Onunla 4 sene beraber çalıştık. Yani her hafta sonu Kalamata’dan otobüsle 4 saat gidip 4 saat geliyordum ders için. Fakat müziği çok seviyordum. Hocam ilginç bir müzisyendi, lavta üzerinde çok devrimci düşünceleri, teknikleri vardı. Değişik parmak pozisyonları ile çalıyordu. Şöyle söyleyeyim; Türkiye’de olduğum için biraz daha farklı analiz edebiliyorum, uzun sap bağlama tekniği fakat başparmak kullanmadan… Gerçekten çok zor ve değişik bir teknik. O hoca ile 4 sene çalıştım. Henüz 6 aydır çalıyorken Yunanistan genelinde bir yarışma oldu ve 3. oldum ve peş peşe her sene bu genç müzisyenler yarışmasında hep ilk üçte oldum. Böyle olunca kendime çok güvenmeye başladım. Çünkü insan bir sazı sadece 6 ay çalıyorken bütün ülkenin katıldığı yarışmadan dereceye giriyorsa bir şey var demektir. 
 
Ö.A: Yarışma nasıldı? Yani ne çalınıyordu? Belirli bir eser mi, istediğin eser mi, taksim mi… 
G.M: Ne istiyorsan. Bunları niye anlatıyorum. Çünkü Girit’te ve ana Yunanistan’da geleneksel müzik olarak çok fazla müzik var. Bizim Kalamata’da o kadar geleneksel müzik yoktur. Daha çok batı müzikleri vardır. 
 
Ö.A: Peki aile büyüklerinde müzisyen var mı? 
G.M: Ailemde müzikle ilgisi olan pek yok fakat annem çok yeteneklidir. Çok güzel söyler, her zaman tam notadan okur. Bir de dedem zurna çalıyormuş, ben tanımadım kendisini. Sadece zurnası duruyordu. Başka kimse müzikle uğraşmadığı için babam da bana verdi. 
 
Ö.A: Kardeşin var mı? Varsa müzikle uğraşıyor mu? 
G.M: 5 kardeşiz. Ben en küçüğüm. Onlar müzikle uğraşmıyor. Zaten annem de müzikle uğraşmamı istememişti. Avukat filan olayım istedi. Ben 6 yaşımdan beri müzik yapmak istiyordum fakat fırsatım olmamıştı. 13-14 yaşıma geldiğimde güzel sanatlar okulu yeni açılmıştı. İlk öğrencilerinden oldum. 
 
Ö.A: Yetenek sınavıyla mı girdin o okula? 
G.M: Evet. Girdikten sonra da dediğim gibi lavtaya başladım. Liseyi bitirdikten sonra bazı hocalarla Türk müziği çalıştım. Aslında günümüzdeki Türk müziği değildi çalıştığım. 1880’lerde Rumların yazdığı Karamanlıca harflerle yazılıp tercüme edilmiş kitaplardan çalıştık. Hem makamları hem de usulleri teorik olarak çalıştık. 
 
Ö.A: Peki bu Türk müziği nereden çıktı? 
G.M: Çünkü tatile gittiğimiz zaman o hocam da geliyordu Atina’ya. Eski Yunan müziği, Bizans müziği ve Türk müziği teorisi biliyordu. Rauf Yekta’yı filan o zamanlar duymuştum. Tabii o zaman duyduğum ve şimdi gördüğüm Türk müziği birbirinden farklı. Çünkü bir şeyi yazarken, kitaptan öğrenirken çok farklı oluyor. Kesinlikle uyguladığın gibi değil, İstanbul’da gördüğün gibi değil. İstanbul her zaman kültür merkezi olarak algılanmıştır. Fakat buraya gelmekle ilgili bir düşüncem yoktu, aklımın ucundan geçmiyordu. 
 
Ö.A: Müzik adına neler çalışmıştınız? 
G.M: Pythagoras müziği çalıştık. Yani Pythagor müziği dediğimiz (n+1)/n demektir genel olarak. Onun üzerinde epey çalıştık. Şimdi ise batı müziğinin 12 aralığını çok çalışıyoruz. Fakat Bizans müziğini bilmesine rağmen bana eserler okuyup aralıkları göstermek istemedi. Dedi ki “İnşallah ilerde İstanbul’a gideceksin. Orada dinlersin. Ben sadece teoriyi rakamsal olarak öğretmeyi becerebilirim”. Sonra gördüm ki herkes hoca, herkes söylüyor, anlatıyor. O hocamın bir lafı vardı, o da Yunanistan’daki müzik eğitiminden fazla umutlu değildi; “Yorgo” dedi “niye eğitim yok Yunanistan’da?”, “Niye?” dedim. “Çünkü öğrenci yok Yunanistan’da. Herkes hoca oldu”. Görüyorum ki burada da aynı şeyler tartışılıyor. O hocam çok mütevazıydi fakat çok şey biliyordu. Eski Yunanca da bilirdi kendisi. Türk müziği öğrenmeye onunla başlamıştım. 
 
Ö.A: Kaç yaşında kendisi? Hâlâ görüşüyor musunuz? 
G.M: 75 yaşında ama epey hasta. Telefonda görüşüyoruz. 
 Georgios Marinakis
Ö.A: Lavtadan biraz bahseder misin? 
G.M: Çaldığım Yunan lavtasında 12 aralık var. 
 
Ö.A: Tampereman mı? 
G.M: Evet. Fakat bazı müzisyenler perdelerini biraz çekiyor. Aslında Yunan müziği icra etmek için perdeleri komalara çekmeye gerek yok. O kadar makamsal bir müzik değil.
Mesela buzuki ortaya çıktı. Rumların buradan Yunanistan’a gidişinden sonra buzuki ortaya çıkmaya başladı. Buradan bağlama; batıdan İtalya’dan klasik müzik etkisiyle karışık bir şey, buzuki ortaya çıktı. Makamsal denemez. Karışık bir şey. Belki şimdi Türkiye’de şimdiki müzisyenlerin yapmaya çalıştığı farklı müzikleri birleştirmek bizde doğal olarak ortaya çıktı.  
 
Ö.A: Lavtaya geri dönersek…
G.M: Lavtayı çok sınırlı bir saz olarak görüyordum. Sabit perdeleri vardı ve öğrendiklerimi icra edemiyordum. Sonra Kalamata’da perde yapmayı öğrendim kendi başıma. Çünkü ihtiyacım vardı ve orada kimse yapmıyordu bu işi. Atina’da ise pahalıydı. Tek başıma öğrenmeme rağmen gayet başarılı şekilde becerdim. Bir sürü perde taktım, çıkardım, denedim. Buraya geleceğimi bilmediğim halde uğraştım.
Liseyi bitirdikten sonra askere gitmem gerekiyordu. 1,5 yıl kadar süre  askerlik yaptım. O sırada hayatımda ne ile uğraşmak istediğim hakkında epey düşündüm. Gerçekten hayatımda ilk defa tek başıma kalmıştım. Ailem uzakta, değişik insanlarla bir aradayım, normal hayatta olamayacağım insanlarla birlikteydim. Tabii üniversitede müzik hayatıma devam etmeyi istiyordum önceden de, fakat ne yapacağıma tam olarak karar verememiştim. Epey düşündükten sonra askerdeyken Türkçe çalışmaya başladım. Son 6 ayımda Atina’da şofördüm. Bir sözlük aldım ve arada trafikte kaldıkça filan açıp çalışmaya başladım. 
 
Ö.A: Türkçe çalışmaya başladığında Türkiye’ye gelmeyi kafana koymuş muydun kesin olarak?
G.M: Askerliğimin son dönemlerini Linda’da yaptım, Çanakkale’nin karşısında. Orada radyodan Türk müziği dinlerdim. O dönemler iyice karar verdim. Kardeşlerim İtalya’da okuduğu için annemler benim de İtalya’ya gitmemi istiyordu fakat çalıştığım ve sevdiğim konu olan makamsal müziği düşündüğümde oraya boşu boşuna gitmiş olacaktım. Yani istediğim bir şey için gitmiş olmayacaktım. O yüzden İskenderiye’ye veya İstanbul’a gidecektim. İskenderiye biraz daha uzak kaldı tabii. Burada da bizim Bizans müziği merkezi olduğu için onu da öğrenebilecektim. Lisede biraz görmüştüm. Değişik, makamsal, dini müzik… Bu iki müzik sebebiyle buraya gelmeye karar verdim. Fakat burada kimseyi tanımıyordum. Uçak biletimi aldım ve geldim. 
 
Ö.A: Türkiye’ye gelene kadar piyano ve lavtadan başka bir şey çalmıyordun galiba? 
G.M: Hayır, çalmıyordum. 
 
Ö.A: İstanbul’a gelişin nasıl oldu? 
G.M: Dediğim gibi tek başıma uçağa binip geldim. İlk zamanlar çok zor geçti. Çünkü konuşabileceğim insanlar yoktu. Türkçe bilmiyordum. Bir yere gideceğim zaman önceden kâğıtlar hazırlayıp onları göstererek tarif alıyordum. Tek başıma gezemiyordum çok fazla. Açıkçası korkuyordum. Çünkü hiçbir yeri bilmiyordum. Patrikhane nerdedir, konsolosluk nerdedir hiç bilmiyordum. 
 
Ö.A: Tamamıyla deli cesareti yani (gülüşmeler) 
G.M: Hakikatten öyle. Şimdi tekrar yap derseniz yapamam böyle bir şey. Evet, şimdi her şey yolunda, güzel fakat yeniden böyle bir şey yapamam. 
 
Ö.A: Peki ya sonra? 
G.M: Türkçe öğrendim. İTÜ TMDK(İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı)’ye girmek istedim fakat Ankara’dan bir belgenin damgalanması istendi. Emniyette halledemedim o işi. O sebeple giremedim. Bir yıl biraz sıkıntı yaşadım. Buradaki bürokrasi biraz zordu çünkü. Bir de Yunanistan’dan kimse okumak için gelmiyor. Lisans yapmak isteyen üçüncü kişiyim. Onun için ne yapmam gerektiği bilinmiyordu. 
 
Ö.A: Bu bir yıl boyunca ne yaptın? 
G.M: Türkçemi ilerletmeye çalıştım. Türk müziği öğrenmek için bir saz almam gerekiyordu. Lavtaya en yakın saz olarak udu gördüm ve bu yüzden ud alıp çalmaya başladım. Daha önce hayatımda hiç ud çalmamıştım. Ressam bir arkadaşım vardı. Onun yanında Yurdal (Tokcan) Ağabey ile tanıştım. Bir yaz onunla çalıştım. Sonra tek başıma çalışmaya başladım. Çok çalışmam gerekiyordu; bir yandan Türkçe öğrenmeliydim, diğer yandan üniversiteye hazırlanmam gerekiyordu. Ayrıca patrikhaneye de gitmeye başladım. Din müziği de çalışmam gerekiyordu. 
 
Ö.A: Patrikhaneye sesinle mi katılmıştın yoksa lavtayla mı? 
G.M: Koroya sesimle girdim. Bunlar yüzünden biraz zor bir yıl oldu. Sonra İTÜ TMDK’ya girmek istedim. Orasını en iyi olarak biliyordum. Fakat olmadı orası. Sanırım yeteneksiz olduğum için almadılar. (gülüşmeler) Orası olmayınca buraya (Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi) geldim.
 
Ö.A: YTÜ’yü nereden öğrendin? 
G.M: Bir konserde Aslı Özel ile tanıştım. Okuldan bahsetti biraz. Özer Özel’i de tanıyordum zaten. İlk aldığım CD’lerden birisi onların da çaldığı Sultan Bestekârlar’dı. Çok güzel taksimleri vardı. O zaman nereden bileyim ki hocam olacaklar. Okula görüşmeye geldiğimde Aslı Hoca başvurularla ilgili yardımcı oldu. Sınava girdiğimde iki bölümü de kazandım. Hem müzik toplulukları programı hem de duysal tasarım programı. Hocaların tavsiyesi üzerine DTP’yi seçtim çünkü kuramsal çalışmalarımı ve ilgi alanlarımı daha çok karşılıyordu. Okul devam ederken Ruhi (Ayangil) Bey ile tanıştık. Okulun haricinde ise hafta sonları patrikhaneye devam ettim. 
 
Ö.A: Gelecekle ilgili planların nelerdir? Yunanistan’a dönmek, İstanbul’da kalmak, İskenderiye’ye gitmek? Ne düşünüyorsun? 
G.M: Dediğim gibi askerde kendimle ilgili bazı önemli kararlar aldım. Dedim ki müzik olduktan sonra nerede olduğum hiç fark etmez. Sadece sağlıklı ve müzikli bir hayat istiyorum. Gittiğim yer hiç önemli değil benim için. Müzik nerede varsa ben oradayım. 
 
Ö.A: Ailen ne diyor bu duruma?
G.M: Özlüyorlar tabii. Sık sık gidiyorum yanlarına. Uçakla 1 saat; Atina’dan da 3 saat sürüyor. 4 saatte yanlarında oluyorum. Sen kalkıp Ankara’ya gidene kadar ben evimdeyim. (gülüşmeler) 
 
Ö.A: Türk müziğini nerelerde icra ediyorsun? Korolarda, derneklerde veya piyasada… 
G.M: Aslında Türk müziği çalmak için fazla imkânım yok. Okul yoğun geçiyor. Haftasonları da patrikhanede oluyorum. Sadece Ruhi Ayangil ile beraber çalışıyoruz. Bir ara küçük bir grup kurmuştuk piyasada çalmak için ama sonra bunu yapmak istemediğimi anladım. Kısacası Ruhi Bey’in haricinde pek fazla icra edemiyorum. 
 
Ö.A: Lavtaya devam ediyor musun? 
G.M: Lavtadan ziyade ud çalışıyorum. Lavta ile girebileceğim koro filan da olmadı zaten. Bazen özledikçe veya Yunanistan’dan arkadaşlarım geldikçe kendi kendimize çalıyoruz. 
 
Ö.A: İcracı yönünü mü yoksa kuramsal kişiliğini mi ön planda tutmak istiyorsun? 
G.M: Aslında icracı olmayı tercih ederim. 
 
Ö.A: Öyleyse okulda niye MTP değil de DTP’yi seçtin? 
G.M: İcra ile zaten uğraşıyorum. Çalmakla ilgili üniversite okumak çok mantıklı gelmiyor. Çünkü müziği çalamazsın. Yani hırsızlık yapar gibi çalamazsın, bir yerden alamazsın. Birisi sana yol gösterir ve kendin çalışırsın. Bunu zaten yapabiliyordum. Yurdal Tokcan’dan sonra Osman Nuri Özpekel ve Mehmet Emin Bitmez ile de biraz çalıştım. Onlardan da uda yaklaşmayla ilgili az çok şeyler öğrendim. 
 
Özgür: Müzik yapabilmek tümüyle yetenek işidir diyebilir miyiz? 
G.M: Şöyle desek bence daha doğru olur; ses için %80–85 yetenek fakat saz için yetenekten ziyade çalışmak önemlidir. Yetenek önemsizdir demiyorum. Üst seviyeye geldiğin zaman belli eder kendini. 
 
Ö.A: Tavır olarak örnek aldığın bir udî var mı? 
G.M: Herkesin kendine özgü bir duruşu, çalışı var. Benim de beğendiğim kişiler var ama tek kişiyi örnek alıp onu taklit etmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Herkes kendini bulmaya çalışmalı. Hatta hocalar öğrencilerinin kendisi gibi çalmasını yasaklamalı bence. Herkes birbirini kopyalayacaksa yapmasın daha iyi. Başka meslekler için kopyalamak doğru olabilir ama müzik için doğru olduğunu düşünmüyorum. 
 
Ö.A: Sen kendi tonunu bulabildin mi? 
G.M: Yok. Henüz çalmaya çalışıyorum sadece. 
 
Ö.A: Şu anda kiminle çalışıyorsun peki? 
G.M: Kendi başıma çalışıyorum. Yani şu anda ud hocam yok fakat repertuvar ve üslup için Özer Özel ile çalışıyorum. 
 
Ö.A: Tasavvuf müziği ile uğraşıyor musun? 
G.M: Öğrenmeye çalışıyorum. Hatta şu anda Osmanlıca çalışıyorum. İlerde daha fazla bilgi edinebileceğimi düşünüyorum. 
 
Ö.A: Anlattıklarına bakılırsa çok farklı türlerle uğraşmışsın. Yunan müziği, batı klasik müziği, Türk müziği, Hıristiyan dini müziği, tasavvuf müziği… Bunlarla ilgili ne gibi projelerin var kafanda? 
G.M: Bilmiyorum… Hiçbirini iyi yapmadığım için bir şey diyemiyorum. (gülüşmeler). Belki bir sonraki mülakatta daha bir toparlanmış olurum. İstediğim tek şey bunları en iyi şekilde tanımaya çalışmak. 
 
Ö.A: Son sorumuz daha kolay yanıtlanabilir olsun bari. Ne tür müzikler dinlersin veya daha açık olarak, mp3 çalarında kimler var? 
G.M: Bekir Sıdkı Sezgin dinlerim. Bence kurama en yakın sanatçı odur. Sesi tiz olduğu için armonikleri daha az. O yüzden aralıklar çok daha net duyuluyor. Bir de Kâni Karaca var tabii. Benim için o da çok değerli seslerden birisi. 
 
Ö.A: Görüşemememiz için bu kadar aksilik olmasına karşın zaman ayırabildiğin için çok teşekkür ederim. 
G.M: Asıl ben teşekkür ederim, benim için zevkti.

Fotoğraf: Olga Alexopoulou

R.Özgür Altun
Genç Müzisyenler
Georgios Marinakis
, Mülakat, Sayı 7


Saz ve Söz Bağımsız Türk Müziği Yayını olarak yazılarımızdan alıntı yapıldığında kaynak belirtilmesini rica ederiz.
www.sazvesoz.net | bilgi@sazvesoz.net