Content Management Powered by CuteNews
 

Veysel Dalsaldı ile Tasavvuf Mûsikîsi

Mülakat, Sayı 6

Değerli tasavvuf müziği icracılarından Veysel Dalsaldı Bey'le, halen görev aldığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'nun Altunizade'deki binasında, tasavvuf müziği üzerine bir söyleşi yaptık. Hoş bir selamlaşma faslının ardından; 

Saz ve Söz - İsterseniz evvela tasavvuf müziği tabirini tanımlamakla söze başlayalım. Tasavvuf müziği denilince iki kavramdan söz etmiş oluyoruz, tasavvuf ve müzik. Bu bağlamda "tasavvuf müziği" tamlamasından ne anlamamız gerekir?  

Veysel Dalsaldı - Senin de söylediğin gibi evvela tasavvufu anlamak gerekir. Özünde insanı tüm kayıtlarından kurtarmak için tesis edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Bir tek, can kuşunun ten kafesinde hapis kalması kaydı müstesna; o ancak vuslattır. Tasavvufun müziğini anlamak için tasavvufun kendisini anlamak icap eder.   

SvS- Hem icracılar hem de dinleyiciler için mi?

V.D.- Tabii. Zaten icra eden anlamazsa papağandan farkı kalmaz. Eğer icracı tasavvufu anlarsa, anlamış bir adamın söyledikleri muhatâba daha fazla tesir eder, daha çok şey anlatır. Bu sebepten, evvela tasavvufun kendisini bilmek lazımdır. Hiç olmazsa bir parça kokusunu almış olmak lazımdır. Buradan insanın kendisini anlaması bahsi başlar. Tasavvuf denen şeyi anlamaya başlamak demek, insanın kendisini anlamaya başlaması demektir. İnsanın kendisini anlamaya başlaması, nefsini bilmesi demektir. Nefsini bilmesi demek de kendi sırlarını çözmeye başlaması demektir. Bütün bu cedel arasında 'hâl' sahibi olması demektir. Bütün bunlar olurken bir 'hâl' ortaya çıkması demektir. Eğer bir adam sanatkâr bir ruha da sahipse, o sanatkârane istidad ve kabiliyete bu "hâl" ilave olunca, ortaya tasavvufun kendisini yaşayan bir adamın müzik yapması neticesi çıkar. 

SvS- Bu esnada müzik yapmak, o kişide bir lüks olarak mı yoksa bir ihtiyaç olarak mı zuhur eder?  

V.D.- İhtiyaç. 

SvS- Neden?  

V.D.- Kayıtlardan kurtuluyor ya... Dünyevî kayıtlardan kurtuldukça, dünya ötesi âlemlere doğmaya başlıyor, oraların lisanıyla konuşmaya başlıyor artık. Oraların lisanı da mûsikîdir. 

SvS- Yani Bekir Sıtkı Sezgin'in "Aşıkın sesi alem-i lahûttan haber getirir" sözü, bu manaya geliyor olabilir mi?  

V.D.- Aşağı yukarı evet. 

SvS- Birinci kavram tasavvuftu. Ya ikincisi; müzik?  

V.D.- Musikinin kendisi sanat piramidinin tepe taşıdır, zirvedir. Eski Yunan filozofları kendilerine ilham getiren varlıklara "muse" derler. Bu, müzik kelimesinin kökenidir. Dolayısıyla tabiatı itibariyle müzik denen şeyin dünyevî olmaması gerekir.  

SvS- Ama kaydı itibariyle dünyevî olmak zorundadır. Yoksa söz olmaz, ses olmaz...  

V.D.- Burası "şey"ler âlemi. Her şeyin 'olduğu' (kün) yer burası. Burası bir sahne… 

SvS- Bu manada bu "eşya"yı da tespit etmemiz, analiz etmemiz... saz, söz, müzik, söyleşi, dergi...  

SvS-V.D. (kahkaha) 

SvS- Yani müziğin sadece manevi boyutu hakkında konuşuyoruz? Neden teknik boyutu hakkında konuşmuyoruz?  

V.D.- Ben şunu demek istiyorum insanlara. Eğer tasavvuf musikisi denen şeyi gerçekten merak ediyorsanız, bu sizin "mesele"niz olacaksa, gündeminizde gerçek bir yer tutacaksa, bütün bunlardan önce tasavvuf denen şeyin kendisini tanımak ve tarifini bulmak zorundasınız. Eğer bunları benden duymak istiyorlarsa, ben bu tarifleri son derece açık yüreklilikle yapabilirim ama isterim ki herkes kendi sorusunun cevabını bulsun.

Ben musikiden çok sofiliğin kendisini konuşmayı tercih ederim. Ama zannediyorum bana bunun için gelmedin, sen daha çok bana bir "müzisyen" kabulüyle geldin. Tasavvuf müziğiyle alâkalı sorular sormak için geldin. Zaten dergi de müzikle alakalı bir dergi, tasavvufla alakalı bir dergi değil. Ben yine de sözümü söylüyorum: "Tasavvuf" anlaşılmadıkça tasavvuf denen ekollerden mülhem hiçbir netice anlaşılamaz. Muhakkak surette bu ana yol anlaşılmak zorundadır.   

SvS- Peki tasavvuftan mülhem olan müziklerin, edebiyatın vs. insana fark ettirmeden tasavvufu anlamayı kolaylaştırmak yolunda faydalar sağladığını söyleyebilir miyiz?  

V.D.- Söyleyebiliriz ama bu daha çok bundan ibaretmiş gibi algılanıyor. Bu, dervişlik mesleğinin kendisi ve bunu yanlış anlayanlar için çok tehlikeli bir şeydir. O zaman Hz. Mevlana'ya ozan dersin işte... Hümanist filan gibi saçma sapan, hiç de Hz. Mevlana'ya yakışmayacak ve kendisinin de asla kabul etmeyeceğinden adım gibi emin olduğum yakıştırmalar yapmak zorunda kalırız. 

SvS- Tasavvuf müziği, tasavvufun sadece bir aracıdır yani öyle mi?  

V.D.- Evet. 

SvS- Tasavvuf müziği, tasavvufî sözlerin insana taşınması aracıysa, değişen müzik beğenilerine ve yeni soundlara uygun biçimde icra edilmesi, bu amaca daha uygun bir tercih olmaz mı?  

V.D.- Oluyor, fakat yolu uzatıyor. 

SvS- Yani müziğin insana gitmesi yolu, insanın müziğe gelmesi yolundan daha mı uzun?  

V.D.- Kesinlikle. 

SvS- İnsan biraz kendini değiştirsin modernlikten kurtulsun da müziği öyle algılasın mı diyorsunuz?  

V.D.- Modernlik insanoğlunun büyük belasıdır. İnsanlık kendisini modernitenin kayıt ve kaygılarından ne kadar kurtarabilirse kendisi için o kadar büyük iyilik yapmış olur ve hakikatin anlaşılmasına doğru ciddi adımlar atmış olur. 

SvS- Peki tasavvuf müziği bu öze dönüşü kolaylaştırır bir şey midir?  

V.D.- İşte yolu uzatır dediğim o. Evvela insanların cârî algılarına hitap etmek ve onlara bir takım şeyleri hatırlatmak mecburiyetinde kalır. Bunun adı çağdaşlaşmak değil, bunun adı çağın algılarına hitap etmek suretiyle o algıların çok çok daha üstünde algılar olduğunu gösterebilmektir. Bu yolu uzatıyor işte fakat başka çare de yok. İnsana insanlığını hatırlatıyor ve insan için bundan büyük hizmet yoktur. 

SvS- Peki müziğin mânâsı ve gayesi hakkında konuştuktan sonra teknik yönü hakkında konuşalım isterseniz.

Tasavvuf müziğini, müzik türleri içerisinde en genel olarak nasıl sınıflandırabiliriz?  

V.D.- Tasavvuf müziği çok enteresan ve çok geniş bir form yelpazesine sahip olmakla birlikte, önünde icra edilecek bir hareket için bestelenmiş küçücük müzikal eserlerden ibarettir. Camii musikisiyle müşterek formalar da kullanmıştır. Mesela temcid, mihrabiye, telbiye bunlardan bazıları... Tekke musikisinin müstakilen kullandığı formlar kendine mahsus formlardır. Bunların içerisinden ilahi formu, önünde sergilenecek olan zikrullaha eşlik etmesi amacıyla oluşturulmuş bir formdur. 

SvS- Sanat değeri açısından farklılık arz eder mi?  

V.D.- İçlerinde sanatlı bestelenmiş ilahiler de vardır. Sanat kaygısı taşımaksızın yapılmış ilahiler de vardır. 

SvS- Bu farklılığın sebebi nedir?  

V.D.- Bunu belirleyen şey, ilahi bestekârının hangi sosyal yapıdan geldiğidir. Mesela Enderun kaynaklı bir kimse bilahare tekkeye intisap etmişse bu kişinin bestesi mutlak surette sanatlı bir beste olmaktadır. Tekkenin içinden neş'et etmiş, kendi kendine yetişmiş, tekkeye gidip gelenlerden meşk etmiş kimselerin yaptığı besteler ve Anadolu'da -biz sadece İstanbul tekkelerini düşünüyoruz- hatta Anadolu'yu da aşmıştır bu iş; Osmanlı coğrafyasındaki tekkelerde yapılan besteler, o tekkenin kurulduğu coğrafyadaki insan modeline ve o insanların gelenek ve göreneklerine göre değişiklik arz eder. Bu şunu göstermektedir ki insan çeşitlilikleri, coğrafî yapıların farklılıkları, iklim farklılıkları ve tabii sosyokültürel yapılar, beste üzerindeki farklılıkların oluşmasındaki saikler olmuşlardır. 

SvS- Ne gibi; bir örnek verebilir misiniz?  

V.D.- Balkanlardan gelen bir ilahi ile Urfa Rufaî tekkesinden gelen bir ilahinin müzikal cümleleri aynı olmaz. Hatta kullandığı perdeler de aynı olmaz. Ve hatta kullandığı ritimler de aynı olmaz. Bunlar farklılıklar arz eder. Elan Balkanlarda besteli mevlüt okunmaktadır, bizim serbest okuduğumuz mevlüt var ya, besteli okunmaktadır. Şimdilerde Ortadoğu da denen coğrafyada da, mevlüdün besteli okunduğu söylenegelmektedir. 

SvS- Tasavvuf müziğinin farklı farklı tezahürleri, müziğin taşıdığı mânâyı değiştirir mi ve eğer mânâ da değişiyorsa, bu değişim o müzikle yaşayan insanlar arasında anlayış farklılıkları yaratır mı?

V.D.- Hayır mânâ değişmez. Doğu Türkistan'dan bir dervişi al ve Belgrat’tan bir dervişi al, getir Konya Mevlevihanesine, ikisini buluştur. Birbirlerini hiç de tanımasalar, aslında aynı şeyleri söyleyen, aynı neşeyi, aynı zevki tatmış insanların birbirinden hiçbir ayrılık yaşamaksınız aynı şeyleri yapabildiğini görürsün. Bu acayip bir şeydir işte! 

SvS- Yani müziğin insanları birleştiren bir etkisi mi var?  

V.D.- Müziğin taşıdığı mânânın birleştiren bir etkisi var. Yahya Kemal ne diyor, gökkubbemiz diyor ya hani... Bunu şöyle düşün, Sinan mimarisinde ortada bir ana kubbe vardır ve yanında küçük kubbeler vardır. Bütün bu küçük kubbelerdeki tınılar, savt, elhan buralardan toplanır ve ana kubbede bir akis haline gelir. Orada bir tek şey duyarsın. Yani bütün kubbeler tek bir yapıyı oluşturur. Aslında birbirinden ayrı değildir ve bunların bir ortak paydası -ana kubbe- vardır ki orada ayrı ayrı gözüken bütün küçük kubbelerin varlığı 'bir' anlam kazanır. Mimari ile musiki arasında teşbih yapmaya çalışıyorum yani. 

SvS- Peki şu anda da klasik eserlerdeki anlatım yüksekliğinde ve lezzetinde, klasik tarzda örnekler veriliyor mu?  

V.D.- Veriliyor. 

SvS- Müziğimiz yalnızca nostaljik olarak anılan değil de, yaşayan üretilen-tüketilen bir müzik mi?

V.D.- Yaşıyor, tabii tabii tabii...  

SvS- Peki örnek -eser veya bestekâr- verebilir misin?  

V.D.- Verebilirim... Bizim 11–12 senedir devam eden bir meşkimiz var. Bu meşklere gelen arkadaşlar fakire bestelerini sunmaktadır. Teyit etmek için değil; ben teyit edici-tescil edici bir merci değilim; getirip gösteriyorlar "hocam böyle bir şey çıktı "diye. Bunlardan gördüğüm eseler var ki gerçekten 17.-18. yüzyılda yapılabilecek kadar şahane şeylerdir. Ayrıca başka arkadaşlar da böyle örnekler veriyorlar, takımlar besteleniyor. Bizden önceki nesilden de bu nevî örnekler verenler var. Bu bitmez; bitti demek yanlış kanaat olur. 

SvS- Bu neyle taşınır, meşk usulüyle mi?  

V.D.- Tabii meşk usulüyle taşınır ve tabii bunun kıymetli bir şey olduğunu anlayacak kadar açık idrake sahip olan insanların bu işe sahip çıkmasıyla taşınır. Ve hatta bir miktar da cesaretli olması lazımdır o tarif ettiğim insan modelinin; çünkü talip olduğu şey, ona asla bugünün kabulleriyle herhangi bir katkı sağlamayacaktır, bunu bilmesi lazım yani. 

SvS- Yani zahmetli bir şey...  

V.D.- Evet ama klasik zevk devam etmektedir. 

SvS- Meşk ile yalnızca taklit etmek mi öğrenilir?  

V.D.- Taklit sanatların hepsinde cârîdir. Çırak ustasını taklit eder, taklitten tahkike geçer. Taklitle başlar. Meşk sadece sanat öğrenmek için bir yöntem değildir. Meşk, aşka muhtaçtır. Talip hocaya; hoca talebeye muhtaçtır. Velhasıl meşk, talebe muhtaçtır.   

SvS- Talip olması icab eder yani.

V.D.- Evvel-emirde talib olacağı şey hocasıdır. Hocası da kendi hocasından aldıklarını, talebi gördükçe -o ciddi, ısrarlı talebi gördükçe- talebesine aktaracaktır. Ve böylece bu meşk silsilesi devam eder gider. Muhtelif silsileler vardır. Bizim meşk silsilemiz, Eyyub nişancısı Sertarîk-zâde Mehmed Emin Efendi tekkesi zâkirbaşısı Eyyubî Mehmed Bey’den Zekâî Dede'ye gider. Eyyubî Mehmet Bey talebesi Zekâî Dede'deki istidadı görüp, onu kendi hocası olan İsmail Dede Efendi'ye götürmüştür. Fakat Zekâî Dede, İsmail Dede'ye uzun zaman talebe olamamıştır... Böylece meşk silsilemiz İsmail Dede'ye gider. 

SvS- Günümüzle alâkalı bir kaç şey sormak istiyorum.  

V.D.- Hay hay. 

SvS- Şu anda tasavvuf müziğinin yalnız ülkemizde değil tüm dünyada rağbet görmesini nasıl yorumluyorsunuz?

V.D.- İnsanlığın tasavvuf denen şeye her zaman ihtiyacı olmuştur. Tasavvuf bugün imâl edilmiş bir şey değildir, tasavvuf bir imalat değildir. Hazreti Âdem’le başlamıştır ve insanlara ruhlar âleminde yaşamış olduklarını hatırlatabilecek yegâne müessesedir tasavvuf, dinli dinsiz herkese. İnsanlar bu nameleri duyduklarında âlem-i ervâh'ı hatırladıklarını hissederler, yani bir şeyleri hatırlamaya başladıklarını hissederler ki bu bütün insanlarda olan bir şeydir. Dolayısıyla biz bugün insanlara bunu sunduğumuz vakit, onun karşılaştığı şey zaten bildiği bir şeydir, biz ona bir hatırlatmada bulunmuş oluyoruz. Bu hatırlatma kuvvetli bir hatırlatmadır. Her beşere hatırlatabilecek kadar kuvvetlidir. O yüzden biz rağbetin tasavvuf musikisine olduğunu zannediyoruz, rağbet tasavvuf musikisine değildir. 

SvS- Rağbet tasavvufa yani...  

V.D.- Rağbet tasavvufun da ona hatırlattığına, rağbet kendisine yani; elmanın kurdu içindendir. 

SvS- Günümüzde klasik tarzın dışında, modern tınılarla icra edilip tasavvuf müziği diye adlandıran müzikler var. Bir müziğin tasavvuf müziği olması şartı nedir ki bu müzikler de tasavvuf müziği diye adlandırılabiliyor? Sizce bu adlandırma doğru mu?  

V.D.- Bu konuda söylenebilecek çok fazla şey vardır. Ancak biz meselenin "kavga-gürültü" kısmına girmeden şöyle söyleyebiliriz. Bana Hakk’ı hatırlatan her şeye eyvallah ederim ve beni Hakk'tan alıkoyacak hiçbir şeyi istemem. Sonra adını kim ne koyarsa koysun. 

SvS- Saz ve Söz ekibi adına teşekkür ediyoruz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

V.D.- Var... Saz ve Söz okurlarına şunu soruyorum. Saz mı sözü taşır, söz mü sazı taşır..? Hep siz sordunuz; bir soru da ben sorayım.

Mülakat  Orçun Güneşer

Saz ve Söz
Veysel Dalsaldı ile Tasavvuf Mûsikîsi, Mülakat, Sayı 6


Saz ve Söz Bağımsız Türk Müziği Yayını olarak yazılarımızdan alıntı yapıldığında kaynak belirtilmesini rica ederiz.
www.sazvesoz.net | bilgi@sazvesoz.net