Content Management Powered by CuteNews
 
Halime Atalay Çelik

Etkinlik
Hacı Arif Bey

Tanıtım, Sayı 6

Hacı Arif Bey konseriyle ilgili yazıya geçmeden önce, Mehmet Güntekin’in hazırlayıp sunduğu Türk Müziği Atölyesi çalışmasının Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde hala devam ettiğini belirtmek istiyorum. Güntekin, Türk müziğine yeterince hakim olmasının yanında, gerek canlı gerekse kayıttan dinletilerle çok dinamik bir atmosfer içinde sunuyor çalışmasını. İki aydır süren ve aylık periyotlar halinde devam edecek olan bu emek harcanmış çalışmaya katılım maalesef ki çok azdı…

Bu küçük ‘intro’ niteliğindeki taksim girişinden sonra gelelim konsere; 
Cemal Reşit Rey’in bu ayki etkinlikleri içinde ne var ne yok diye şöyle bir göz gezdirirken  Hacı Arif ile ilgili habere rastlayınca, bu ay gideceğim konser belli oldu dedim kendime. Ayrıca yine CRR’de bir ay devam edecek olan, Türkan Şoray’ın filmlerinde kullandığı kostümleri sergisini de gezebilecektim. Bundan iyisi selvi boylum al yazmalım!

1982 yılında yönetmen Yücel Çakmaklı, Türk Müziği’nin dâhî bestecisi Hacı Arif Bey’in hayatının bir TV dizisi olarak çekilmesini ve Ahmet Özhan’ın canlandırmasını ister ve istediği olur… 
Bu filmden yıllar sonra CRR’in genel müdürü Yalçın Çetinkaya da Hacı Arif Bey gecesi düzenleyelim der ve onun da isteği olur… 
Ahmet Özhan için bütün bunlar haklı bir gurur kaynağıdır.  70’li ve 80’li yıllarda popüler Türk Müziği yorumcusu olarak tanınan Ahmet Özhan, 80’li yılların başından itibaren tasavvuf müziği çalışmaları ile ülkesinde yeni bir akımın da öncüsü olmuş ve 1998 Yılında “Devlet Sanatçısı” unvanı almıştır.

Dizinin çok büyük bir ilgi ve alâkayla karşılandığı yıllardan bu yana gördüm ki ilgi pek azalmamış. Tabii ki ilgi ve alâka Ahmet Özhan’a mı yoksa Hacı Arif Bey’in şarkılarına mı bunu hiçbir zaman anlayamayacak olsam da, hissettiğim bir şey var ki o da Arif Bey’in Ahmet Bey’in suretinde bu çağa konuk olduğu, Ahmet Bey’in ise Arif Bey’in şarkılarında tekrar kendini bulduğudur, vesselam!   “Vucüd iklîminin sultânı sensin”, ”Olmaz ilaç sîne-i sâd pâreme” gibi klasikleşmiş Hacı Arif Bey şarkılarını toplum olarak ezbere bilir olmuşuz ki, bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen konsere ilgi çok büyüktü. Ahmet Özhan’ı sevenler,  Hacı Arif’i sevenler, Hacı Arif’i Ahmet Özhan ile ve ama aynı zamanda Ahmet Özhan’ı da Hacı Arif ile tanıyanlar, hangisi kim diye karıştıranlar!..

Dışarıda yağmur, içeride nem tutmuş Uşşak makamında ıslak bir kalabalık, gözlerimde Şoray sergisinden kalma baygın bir bakış ve Hacı Arif’in derin aşk ve mistik duygularını anlatan, konserin ilk şarkısı…“Bir melek sîmâ peri gördüm der-i meyhânede”... Ahmet Özhan’ın gerçekten güzel yorumuyla birlikte iç yolculuğumuz başlıyor;  “Yâr olur sanma zaman dilberleri”... durmak yok, zaman gerimizde kalıyor kendimize olan yolculuğumuzun üçüncü durağındaki şarkı ile; “Düşme ey âşık hayâle yağma yok”...

Hacı Arif 19. yüzyılda yaşamış bir müzisyendir. Arif Bey eserlerini klasik üslupta yapmak istemiyordu; çünkü öyle hissetmiyordu. Bu çabasının sonucunda şarkı sözleri kendisinden önceki bestecilere göre aşk, acı, keder gibi daha kişisel konuları anlatsa da, musikinin inceliklerinden özveride bulunmadan, toplumun geniş bir kesiminin zevkine seslenebilmiştir. Şarkıları teknik bakımdan kusursuzdur ve ayni zamanda makam ve geçki zenginliği, ritim çeşitliliği gösterir.  Yaşadığı zamanın usulleri onun içindeki ritime uymadı. Belki de ruhunun ritmi dış dünyanın ritmiyle uyum sağlamadı desek yanlış yapmayız herhalde. Aynı makam, aynı usulü kullandığı halde çok değişik şarkılar yapabiliyordu. Bu arada iç yolculuğumuzun kıblesi değişiyor; “Sayd eyledi bu gönlümü bir gözleri âhû”… Ahmet Özhan şarkının sözlerini kalbimize nakşediyorken Özata Ayan’ın tanbur ile hicaz taksimine Hasan Esen klasik kemençeyle karşılık veriyor. 

Hacı Arif’in ser-hânende olarak saraya alındıktan sonra cariyelere musiki hocalığı yapmaya başlaması, Zülf-i Nigâr ile sonradan yaşanacak hazin bir aşkın hazırlayıcısı olduğu gibi; Zülf-i Nigâr’ın veremden ölmesi de, Hacı Arif Bey’in kendi buluşu olan sekiz zamanlı üç vuruşlu ‘müsemmen’ usulüyle bestelenmiş “Kamer çehre peri rû tende cânımsın / Nigârım dilberim ruh-i revânım” şarkısı da ruhunun dış dünyaya armağanıydı.

Hakan Alvan’ın Hüzzam makamındaki ney taksiminden sonra Ahmet Özhan ellerini kaldırmış, bütün nefesini  “Meftun olalı sen şeh-i huban-ı cihane” demek için hazırlamışken bir alkışla iç yolculuğumuzdan bir an için dünyaya dönüyoruz. Neyse ki sözleri Mehmet Sadi Bey’e ait olan “Güzel gün görmedi avare gönlüm” şarkısı ile kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu arada ilginç muhabbetler de olmuyor değildi hani. İşte size bir Türkan Şoray repliği: 
”- Çok terledim. 
- Ee ceketini çıkarsaydın ya... 
- Sahneden kötü görünür diye çıkarmadım.” Muhabbeti duyunca, ne alakaysa aklıma filmden bir sahne geldi: Hacı Arif’in ilk aşkı Çeşm-i Dilber’in bir tüccara varmasıyla, Ahmet Özhan’ın canlandırdığı sahnede Hacı Arif Bey beşik sallar. 
 
İhsan Özer’in kanun taksiminden sonra kendime geliyorum.

Hacı Arif Bey’in beşik sallayıp acısından beste yaptığı yıllarda klasik dönemin sıkı kurallarına uymayan lirik bir anlayış başlamıştır. Müzik saray himayesinden ya da hegemonyasından çıkmış, toplumun zevkine göre yön bulmaya başlamıştı (aynı olaya -belki de vakıaya!- Mozart’ın saraydan ayrılıp bir dönem halkın istediği ve algılayabileceği tarzda ve kolaylıkta eserler yapması gibi bakılabilir. Her ne kadar ayrılma sebepleri farklı olsa da aynı acının kenar mahallesinden birbirlerine nemli mendil sallamışlardır).

Hacı Arif’in acısını “Geçti zahm-ı tîr-i hicrin tâ dil-i nâ-şâdıma / Merhamet ey gamze-i cadu yetiş imdâdıma”, “Niçin terkeyleyip gittin a zalim offf offf”, “Gurub etti güneş dünya karardı”  gibi bestelerindeki sözlerden ayıklayıp, iniltilerini ise ‘Hicazkârkürdi’ adını verdiği makamında dinliyorduk. 
‘Bais figan-ü nâleme aşk ibtilâsıdır’ Güftesi Rahmi Bey’e ait olan bu ‘Kürdîlihicazkâr’ makamındaki şarkıyı Ahmet Özhan’ın güzel  yorumuyla dinliyoruz.

Dönemin Sultanı Abdülhamid, Beykoz’daki çiftliğinde yaşayan Hacı Arif Bey’i meşke çağırır. Kaprisli Hacı Arif Bey gitmez; mazeret uydurur. Padişah bir daha haber eder; Hacı Arif Bey “Hastayım” der. Bunun üzerine padişah da, “Hacı Arif Bey madem hastalar zindanda istirahat buyursunlar” der. Belli bir yeteneğe sahip insanlar beslendikleri maneviyatları yoksa benliklerine kapılıp ‘BEN!’ olabileceği gibi, bizim Hacı Arif Bey de “ben neymişim” olgunluğuna erişmiştir ve bu olgunluğunun meyvesini zindan korkusundan Nihavent makamında “Ahter-i düşkün garibim, âşık-ı âvâreyim” dizeleriyle başlayan şarkıyı padişaha besteler. Biz de konserin ve de iç yolculuğumuzun sonlarına yaklaşıyoruz.

Dilek Yüzlüer'in viyolonseliyle, Serdar Bişiren'in ritmiyle, diğer sâzende ve Ahmet Özhan’ın yorumuyla birlikte çok sıcak, çok keyifli bir konserdi. Ahmet Özhan’ın sahnedeki sıcak, seviyeli, esprili tavırları size bir nebze de olsa nefes aldırdığı gibi bir kültür alış verişi  sağlıyordu.

Daha önemlisi gördük ki, kültürümüzün klasikleri üzerine bu tür görsel çalışmalar yapıldığında, tarihte kalan güzel eserler su yüzüne çıkabiliyor…. Hacı Arif’i rahmetle anıyoruz.

Halime Atalay Çelik
Etkinlik
Hacı Arif Bey
, Tanıtım, Sayı 6


Saz ve Söz Bağımsız Türk Müziği Yayını olarak yazılarımızdan alıntı yapıldığında kaynak belirtilmesini rica ederiz.
www.sazvesoz.net | bilgi@sazvesoz.net