Content Management Powered by CuteNews
 

Cenk Erdoğan ile Stüdyo İşlemleri

Mülakat, Sayı 5

Mülakat için sabahın erken bir saatinde Büyükçekmece’deki evimden Cenk Erdoğan’ın Harem’deki stüdyosuna giderken oluşan zaman kayması neticesinde buluşma saatinden neredeyse 1 saat erken vardım. Hava da güzel olunca biraz etrafta dolanmak istedim. Tesadüfen, Büyük Selimiye Camii avlusundaki kabristanlıkta İsmail Hakkı Bey’in kabri olduğunu gördüm. Bu vesileyle büyük sanatçıyı da yâd etmiş oldum.

Buluşma vaktinde stüdyonun önünde buluşup yukarı çıktık. Genelde stüdyo deyince karanlık, basık yerler akla gelir. Ben de bu tip bir yer beklerken oldukça ferah, Selimiye Kışlası’nın yeşilliklerine bakan sıcacık, şahane bir stüdyo ile karşılaştım. Kendisi içeri girer girmez bilgisayarın başına oturarak yeni bir filmin müzikleri ile ilgili çalışmaya başladı. Bir an için beni unutacak diye oldukça korktum diyebilirim. Allah’tan ki unutulmadım ve bu halinin olağan koşuşturmacası içersinde olduğunu anladım. Sohbetin ilerleyen kısımlarında da iş ve iç disiplinine hayran kaldığımı belirtmek isterim. Kesinlikle insanların kafasında canlandırdığı keyfî çalışan, bol bol tembellik yapan müzisyen tipine uymuyor. Sözü daha fazla uzatmadan hoş beş faslını da atlayarak mülakata geçeyim.
 
Özgür Altun: Kendinden bahseder misin biraz?
Cenk Erdoğan: 1979 İstanbul doğumluyum. Orta öğretimimi Özel Kalamış Koleji’nde tamamladım. Orada okul orkestrası vasıtasıyla müziğe başladım. Aslında daha önce başlamıştım fakat okul orkestrasına girmek için çok çaba sarf ettim. Müzik öğretmenimiz Murat Ermutlu bana çok destek oldu ve beni orkestraya aldı. Önce bas gitar çaldım. Hâlbuki ben gitarist olmak istiyordum ama orkestrada bas gitar eksiği olduğu için o saz ile başladım.
 
Özgür: Gitar çalıyor muydun peki?
Cenk: Evet. Gitara kendim başlamıştım. Evde babamdan kalma bir gitar vardı. Gitar biraz popülerleşmeye başlayınca etraftakilere, sosyal çevreye ayak uydurmak için gitar çalmaya başladım. Daha sonra okul orkestrası, Milliyet yarışmaları derken müzisyen olma yolunda bir karar aşamasına girdim. Bu karar oldukça zordu. Çünkü aynı zamanda resim de çizebiliyordum. Babam mimar olduğundan beni de mimarlık için teşvik etti ama müzik benim için daha rahat bir ifade biçimi oldu. Çizgi çizmekten çok nota çalmak benim için daha anlamlıydı.
 
Özgür: Ailen müzik yaşantın hakkında ne düşünüyordu?
Cenk: Birisi iyi polis diğeri kötü polis olmak durumunda kaldı. Çünkü ikisi de kötü polis olsaydı beni müziğe doğru itmeleri kaçınılmaz olurdu. Hep kötü olarak konuşulursa ne var acaba bu işte deyip daha çok dalarsın o konuya. Annem her zaman destekledi. Tabi “sen bir meslek sahibi ol da müziği hobi olarak yaparsın” lafını etmedi değil. Fakat ben öyle görmüyorum; müzik hafife alınacak bir şey değildir. Bence spor gibidir. Belli bir disiplin içersinde yapmazsan başarı oranı çok düşüktür.
 
Özgür: Müzisyen adam rahat adamdır görüntüsü kandırmaca mı oluyor?
Cenk: Yani ben müzisyenim, bohem bir hayat yaşamalıyım, geceleri dışarılarda takılmalıyım, içmeliyim falan filan gibi bir şeyle müzik kesinlikle yapılmaz. Müzik; başına oturup bugün hangi bestelerin üzerinde çalışmalıyım, dün hangi bestenin neresinde kalmıştım, o motifi nasıl kıvırabilirim vs. gibi sorularla başlayan ciddi bir iştir. Ancak böyle başlarsan başarıya ulaşmak için adımlar atmış olursun. Bu arada babam kesinlikle istemiyordu. Çünkü yıllarca sanat camiasının içinde çalışmış. Bu camianın iyiliklerini kötülüklerini çok iyi bildiği için beni uzak tutmaya çalıştı. Ben de ona söylemeden gidip Bilgi Üniversitesi’nin sınavlarına girdim, burs kazandım ve caz kompozisyon bölümüne kaydımı yaptırdım. Tabi sonrası ailevi ilişkiler bazında sancılı oldu. Buradan iletmek isterim ki aileler çocuklarına kızmadan önce mutlaka onların ne yapıp yapmadığına baksın. Gerçekten ümit yoksa aile bunu anlayabilir, yine engellemesinler ama başka yöne doğru yönlendirmeye çalışsınlar fakat çocuk gerçekten ateş içersindeyse, gözlerinde pırıltı varsa mutlaka destek olsunlar. Konservatuar, hocalar… Yapabilecekleri her şeyi yapsınlar derim.
 
Özgür: Perdesiz gitarla nasıl tanıştın?
Cenk: Caz kompozisyon bölümünde okurken 2. sınıf civarında perdesiz gitar ile tanıştım. Oldukça tesadüfî bir tanışma oldu. Yazın Antalya’dayken İstanbul’dan gelecek arkadaşımdan bir albüm istedim. O da Erkan Oğur’un Bir Ömürlük Misafir albümünü getirdi. Fakat benim istediğim albüm o değil, başka bir albümdü. Getirdiği için de ben bunu istemiyorum demek yerine dinleyeyim bari dedim. Dinlememle şok geçirmem bir oldu. Albümün kapağını gördüğümde baskı hatası olmuş, gitarın perdeleri çıkmamış demiştim. İçinde “perdesiz gitar insanlığa armağanımdır” diye okuyunca bir anda dünyam değişti. O şekilde perdesiz gitar çalmaya başladım. Tabi herkesin yaptığı gibi elime penseyi alıp hiç düşünmeden tek gitarımın perdelerini söktüm. Çünkü çok merak uyandırıcı, cezbedici bir saz. Sonuçta bu perdesiz gitar sevdası beni yurt dışına kadar taşıdı. Yurt dışında Berkeley College of Music’te perdesiz gitarla ilgili dersler verdim. Aslında Türk Müziği eğitimim yok benim. Birazcık kulaktan dolma çalıyordum. Sonradan ustalarla çalışa çalışa ana makamların nasıl olduklarını, nasıl çalınmaları gerektiğini ya da çalındığı zaman ne olduğunu özel ilgim sayesinde öğrendim ve anladım. Bu tabii bende büyük bir avantaj sağladı.
New York’ta 1 ay kadar kaldım. Berkeley’de olmak benim için tabii ki çok keyifliydi ama asıl beni mutlu eden şey Türk Müziği öğretmekti, çok gurur vericiydi. Sonuçta bu toprağın müziğini bilmeden bu toprakta müzik yapmak iyi bir şey değil bence. Aynı zamanda da zor bir şey. Yaptığım atölye çalışmalarında öğrenciden çok öğretmen vardı. Çok çeşitli müzikler dinlettim onlara. Tanburi Cemil, Derya Türkan, Hüsnü Şenlendirici… Pek çok renkte müzik dinletmeye çalıştım.
 
Özgür: Demene göre Türk Müziği’ne aşırı derecede hâkim değildin o dönemler. Hiç korkmadın mı?
Cenk: Yok, korkmadım çünkü atölye çalışması Türkiye’de biraz yanlış anlaşılıyor. İnsanlar geliyor çalışma için, hadi bana bir şeyler sorun diyorlar. Ben ise oraya gitmeden önce bir çalışma yaptım. Bizdeki kürdi, hüseyni, pençgâh gibi makamların batı müziğinde mod olarak karşılıkları var. Dorian, fridgen, lydian gibi. Bunlar neden batı müziğinde farklı Türk Müziğinde farklı çalınıyor diye bir içerik hazırladım. Bu yazılarımı bir takım hocalara götürüp okuttum, onaylattım, emin oldum ve orda gelebilecek her türlü soruya çok hazırlıklı gittim. Hicaz ailesin anlattım. Hümayun nasıl, uzzal nasıl, zirgülesi nasıl onları anlattım. Türk müziğini hiç bilmiyorum derken bu kadarını biliyordum tabii. Atıyorum suzinak makamının bir bileşkesini bilmiyordum. İleri Türk müziğini bilmiyordum yani. Gerçekten de 2 senede öğrenilebilecek bir müzik değil çünkü. Yıllar içersinde algılanacak bir şey. Şimdi bile çok daha fazla duyabilmeme rağmen tam nokta atış yapamıyorum. [gülüşmeler] Şu anda Türkiye’deki üniversitelerde de dersler veriyorum. Birisinin sorduğu soruya yanıt veremiyorsam da bilmiyorum deme lüksüne sahibim. Neticede ben de insanım.
Kariyerime böyle devam ederken hayatimin dönüm noktasında, 5 sene önce Cengiz Onural ve Bora Ebeoğlu ile tanışıp çalışmaya başladım. 5 yıldır sayısız dizi müziği ve “Sis ve Gece” adlı, Ahmet Ümit’in romanında uyarlanan filmin, Çağan Irmak’ın yeni çıkacak olan “Issız Adam” filminin müziklerini besteledim.
 
Özgür: Yeterli olmasa da epey tanımış olduk seni. Dilersen hızlıca asıl konumuza gireyim. Sürekli duyduğumuz stüdyo nedir?
Cenk: Stüdyo aslında çok zor bir şeydir. Hem çalan için hem de kontrol eden için. Çalan için rahat hissetmek, evindeymiş gibi rahat çalabilmek bir özelliktir. O yüzden stüdyo müzisyeni dediğimiz insanlar vardır. Bir de çok yetenekli olup stüdyoya girdiğinde eli ayağı birbirine dolaşan insanlar vardır. Dolayısıyla stüdyo müzisyenleri bu konuda çok rahat olabildikleri için tercih edilirler. Hem kayıt işlerinin hızlı yürümesi anlamında hem de müziğe kattıkları anlam bakımından tercih sebebi olurlar. Dolayısıyla stüdyoda kaydeden adam için de zor çalan birini kaydetmek zordur ama bunun yanında çok iyi çalan birisini de ton anlamında mutlu etmek zordur. Çünkü o kafasındaki ses çıkmadan istediği kadar iyi çalamaz. Kafasındakini bulmak için belki senin başının etini yer, mikrofonu oraya koy, buraya koy der, reverb şöyle olsun der vs. Eğer sen ekipmanlarınla onun isteklerini karşılayabilecek kapasiteye sahipsen mükemmel bir kayıt elde edebilirsin. Mesela Erkan Oğur stüdyocular için zor bir insandır. Çünkü çok detay bilir ve çok iyi bilir. Çok göz önüne gelmez belki ama kendi albümlerinde yaptığı tonlar muhteşemdir. Aslında bunun da ufak bir tüyosunu vereyim. Kafasında müzik duyan herkes bunu yaratabilir. Bir insan kayda girdiğinde nasıl çalacağını, nasıl bir ton çıkartacağını kafasında tasarladıysa mutlaka ona ulaşır. Tabii birazcık da yeteneği varsa. Örneğin Türkiye’deki en iyi stüdyo müzisyenleri arasında Erdem Sökmen gelir. Onu stüdyoda kayıt yaparken gördüğün zaman Houdini’yi izler gibi izlersiniz. İnanılmaz hareketler, inanılmaz bir rahatlık, felaket bir ton. Bugün Türkiye’de alışılagelmiş klasik gitar tonu Erdem Sökmen’in tonudur. Yer aldığı bazı kayıtları söylemek gerekirse Levent Yüksel’in Tuana’sı çok önemlidir. Biliyorsun Paco De Lucia’nın eseridir ve çok fazla kişinin çalmaya yeltenemediği bir eserdir.
 
Özgür: Müzisyenlere çok fazla kapılmadan biraz da teknik konulardan bahsedelim. Stüdyo yapımı için ne gereklidir? Hangi malzemelere ihtiyaç vardır?
Cenk: Stüdyo yapımında kullanılan malzemeler sorununu 2 şekilde sınıflandırmak gerekir. Stüdyonun duvarı, perdesi vs. gibi kurarken kullanılan akustik anlamdaki malzemeler ve bir de stüdyonun içindeki malzemeler.Yalıtımda kullanılan malzemeler tamamıyla bütçenize göre seçilir. Gerçekten mutlak bir sessizlik, etraftakileri rahatsız etmemek ve etraftaki seslerden rahatsız olmamak istiyorsan yüzen oda dediğimiz veya İngilizcesiyle box in box –kutu içinde kutu- diye tabir edilen sistem uygulanmalıdır. Bunun için stüdyo yapılacak mekânın yerlerine sırasıyla taş yünü, üzerine bir kat kurşun döşeniyor. Bu tabii ki maliyeti yükselten bir malzeme.
Resim1:  Taş yünü
Resim2:  Kurşun levhalar.
 

Resim3:  Membran üzerinde sunta
Özgür: Kalınlığı nedir bu kurşunun?
Cenk: Benim kendi stüdyomda kullandığım 7mm. Bunun daha kalınları da var fakat 7mm’lik kurşun yeterli olarak görülüyor. Resimlerde de görebileceğiniz gibi hiçbir katın kesim yeri diğerinin üzerine gelmiyor. Yani kesim hatlarının hiçbiri baştan sona kadar devam etmiyor. Taş yünü ve kurşunu döşedikten sonra apartman içersinde bir stüdyo olduğu için membran isimli plastik benzeri bir yalıtım malzemesi daha kullandım. Belirtmekte fayda var ki kurşun için gerekli bütçesi olmayanlar onun yerine membran kullanabilir. Bu katların üzerine de sunta ve mdf geliyor. Bu saydıklarım zemin içindir. Duvarlara alüminyum karkas dedikleri profil ile ince ince, kafes gibi bir yapıyla duvar içinde yeni bir duvar yapıyorlar. Bunun içersine zemindeki gibi taş yünü, kurşun, klima levhası kaplandıktan sonra 5cm boşluk bırakarak 2 kat alçıpan konuyor. Tavan için de aynısı geçerli fakat tavandaki alçıpan 2 kat yerine tek kat kullanılıyor. Çünkü tavandaki karkasların taşıma kapasitesi belli. Tavanın çökme riskine karşılık bir önlem olarak tek kat kullanılıyor. Burada özellikle belirtmek istiyorum ki bir stüdyoda camlar çok önemlidir. Aslına bakarsanız en çok sesi yediğimiz ve kaçırdığımız yer camlardır. Benim stüdyomda 32mm’lik, akustik lamine denen özel bir cam kullanıldı.
 
Resim4:  Katmanların dikey kesiti.
 
 
Özgür - Bu ne demek oluyor?
Cenk - Profil kalınlığı 32mm oluyor. Toplamda 3 cam var. 2 tanesi dışarıda birisi içeride. Bu 3. cam akustik lamine denen, birbirine özel bir filmle yapışık 2 camdan oluşuyor. Akustik lamine camı en kolay şekilde anlatmak gerekirse otobüs duraklarından örnek verebiliriz. Camı kırılmış, tuzla buz olmuş bir otobüs durağı düşünün. Fakat buna karşın hâlâ kırılmamış tek cam gibi duruyor. İşte bu ortadaki dayanıklı film sayesinde kırılsa dahi dağılmadan durabiliyor. İçerdeki şeffaf film aynı zamanda ses geçirmezlik özelliğini sağlıyor.
Akustik lamine camların farklı bir özelliği ise dıştan içe doğru her camın farklı kalınlıklarda olması. Mesela 4mm, 9mm, 5mm şeklinde sıralanıyor. Böylece ilk 4 mm dışardan gelecek farklı bir frekansı kesiyor, ondan geçeni sonraki 9mm kesiyor vs. Tabii bu camlar özel üretim olduğu için haliyle evlerde kullandığımız, bildiğimiz yalıtım camlarından daha pahalı. Ayrıca bu camlara ek olarak binanın kendi camı da duruyor. Yani çift kat pencere sistemi olmuş oluyor. Birinci kat dışarıdaki normal bina camları ikincisi ise stüdyo yalıtımı için, içerde kalan özel camlar. Bu camların arasındaki boşluk da diğer duvarlar gibi taş yünü ve kurşun ile dolduruluyor. Bu saydığım yalıtımlar sadece sesin girmesini ve kaçmasını engellemek için yapılan yalıtım. Fakat stüdyoyu stüdyo yapan akustik yalıtımdır. Akustik yalıtım için de kesin bir şey söylemek çok zordur. Mekânın yansımasına göre iş yapılır. Bir takım yansıma ölçücü aletler kullanılarak gerekli gürültüler yollanır ve ölçülür.
 
Özgür: Öncelikle epey çalışma yapıp bu ölçümleri de öğrenmek gerekiyor mu yoksa bu hizmeti veren kuruluşlar var mı?
Cenk: Bu işi yapan özel yalıtım firmaları var. Örneğin bu gürültülerin ölçümleri sonucunda diyorlar ki 200hz’ler bu odada zararlı frekanstır. Bunun üzerine tavanda şu malzeme, duvarlarda şöyle kaplama veya tam arkanıza farklı malzemeler yapıştırarak bu uğultuları alabiliriz. Dolayısıyla siz de mix sırasında o 200hz’leri fazla duyduğunuz için kısmak zorunda kalmazsınız. Eğer 200hz’leri fazla duyarsanız mixte de onları kısarsınız ama 200hz’lerin patlamadığı herhangi bir müzik çalarda dinlediğiniz zaman kaydınızın basları veya tizleri eksik olmuş olur. Benim stüdyomdaki odada da yansıyan yerler ölçüldü, tavandan biraz fazla yansıma alıyorduk. Tavana girintisi çıkıntısı oldukça fazla olan özel bir malzeme koyduk. Bu girinti çıkıntılar da bazı yerlerin yansıtıp bazı yerlerin emmesini sağlıyor. Tabi tavanın malzemesini değiştirdikten sonra odadaki sound çok değişti. [Cenk, ani bir hareketle üzerime doğru hamle yapar. Fark ettim ki arkamda kalan açık pencereden, hemen hemen küçük bir serçe boyutlarındaki devasa arı içeri girmeye çalışmış. Suratına kapanan pencere ile bertaraf edildi.]. Arka duvarda ise “dolu boş” uygulaması denen bir uygulama kullandık. Birbirlerine asimetrik olarak giden, testere diş denilen sünger çeşidi var. Bir de köşelerde bass strap dediğimiz, özellikle bas frekansları kesen, üçgen şeklinde, içi çok sıkıştırılmış olan sünger çeşidi var. Bunları kolonların tam aksi yönünde yerleştiriyoruz.
 
Özgür: Çalma odasında da aynı yöntemler mi kullanılıyor?
Cenk: Çalma odası için tamamıyla zevkinize göre yapabileceğiniz farklı yalıtım imkânları mümkün. Kimisi ölü odalardan; yani hiç yansımanın olmadığı, kuru odalardan hoşlanır. Ben kuru odalardan pek hoşlanmıyorum. Çünkü akustik enstrüman kayıtlarında kuru oda her zaman harmonikleri çok etkiler. Dolayısıyla siz kayıttan sonra bir takım plug-in dediğimiz eklentilerle harmonik eklemeye çalışırsınız. Bunlar da hep sesin sıcaklığından götürür ve dinleyiciden uzaklaştırır. Aslında eski plak kayıtlarının doğal olmasının sebebi banda kaydetmek ve bandın zorlamasıyla, “tape saturation” denen sıkıştırmasıdır. Sesin büyümesi ve sıcaklaşması ile giriş değeri büyüdükçe bant onu bastırır. Bastırıldığı zaman da ahenkli bozulma (harmonic distortion) dediğimiz yalancı bozulmalar üretir. Bu da bize o sıcaklığı vermektedir. Bugün stüdyolarda kullandığımız tüplü preamplar filan da bunları tekrardan yapmak amaçlıdır. Sonuç olarak dediğim gibi çalma odasının biraz daha çınlar olması benim her zaman işime geliyor.
Bunların haricinde resimlerde görüldüğü gibi bir takım akustik paneller mevcut. Duvarlar emilen bir malzeme, tavan emilen bir malzeme. Çok fazla emilimi engellemek için bu panelleri kullandım. Ayrıca yerler de laminant, ahşap yani. Çükü yere çarpıp gelen bir takım yansımaları almayı tercih ediyorum.
 
Özgür: Sürekli aynı ortamda kayıt yapmak yanıltıcı olmaz mı?
Cenk: Aslında tam tersi. Tabii insan yavaş yavaş bulunduğu ortama alışıyor. Diyelim ki akustik bir yalıtımınız yok, kendi odanızda mix yapıyorsunuz. Profesyonel bir ortam değil fakat yaptığınız mixler iyi. Bunun sebebi de insanın odaya alıştığı için hangi ortamda nasıl tınlayacağını tahmin edebiliyor olması. Mesela kalkıp da farklı bir stüdyoda mix yapsam ilk 4–5 mixim çok kötü olacaktır. Sonrasında odanın nereleri zararlı öğrenmiş oluyorsun ve ona göre tonlayabiliyorsun.
Özellikle vurmalı çalgı kayıtlarında çok ölü bir odanız varsa, mesela darbuka kaydı yapacağınız zaman sesler uzun gelmiyorsa (sustainsiz) önerim şu olabilir; bir tane kontrplak bulun ve tam darbukanın kucağa konduğu yerin altına ve mikrofonu da onun üzerine koymak koşuluyla yansıma alın. Böylece vurduğumuz sesin tahtadan yansıyıp tekrardan mikrofona gelmesini sağlıyoruz. Bu olmadığı zaman halı sesimizi emmeye başlıyor.
Yansımalarla ilgili olarak stüdyolarda cam olmasının büyük bir dezavantajı vardır. Bunun da önüne geçmek için kadife veya başka türlü kalın perdeler kullanılabilir ya da en temiz yöntem olarak kaliteli bir mix kulaklığı kullanmak çözüm olabilir. Ben mixlerimi iyi kalitede bir mix kulaklığıyla yapıp sonra açık kolonlardan dinleyip ikisi arasında ortak bir denge kurarak yapıyorum.
 
Özgür: Peki camlar bu kadar sorun yaratıyorsa yerlerine duvar örmek daha sağlıklı bir yöntem olmaz mı?
Cenk: Şimdi buranın manzarasını görüyorsun. Karşımızda bir orman var ve çalışırken, kaydederken oldukça motive edici oluyor. Buraya kayıt için gelen sanatçılardan biliyorum ki bana doğru değil de manzaraya doğru söyleyip çalmayı tercih ediyorlar. Genelde stüdyolar yerin altında, karanlık, basık yerler oluyor. Fakat daha üretken, motive edici bir kayıt için böyle bir imkân varsa önünün açık olduğu bir yer seçmekte fayda var diye düşünüyorum.
 
Özgür: Hayattan kopmadan…
Cenk: Aynen öyle, hayattan kopmadan kaydetmek gerekiyor. Sonuçta bu kayıtları ne için yapıyoruz. Birileri dinlesin, birilerine ulaşsın diye yapıyoruz. Ne kadar doğal, o kadar iyi.
 
Özgür: [Selimiye Kışlası’nı göstererek] Askeriyeye karşı sanat yapmak nasıl bir his?
Cenk: [gülerek yanıtlıyor] Geçen sene Gazi adlı bir dizinin müziklerini yapıyordum. Orada da “Dağlar” diye, çok ses getiren bir türkümüz vardı. Burada Dağlar’ın kayıtlarını yaparken arkadaşlar [askerleri kastederek] duyabiliyorlardı bizi. Cam tarafında epey bir birikme oluyordu. Camın içersinde, bu tarafta başka bir hayat akıyor. Pek çok kişi “Kim bilir neler diyorlardır senin için” diyor fakat ben öyle düşünmüyorum. Çoğu zaman camdan sohbet ediyorum onlarla. Selamlaşıyoruz, hoş genelde bir gördüğümü bir daha göremiyorum. Tabii askeriye gibi görmüyorum orayı. Sonuçta güzel bir orman var, kuşlar var hatta az önce gördüğün gibi kocaman bir arı bile girmeye çalıştı içeri. Bunlar da beni hayata bağlayan şeylerden bazıları. Çünkü stüdyoculuk gerçekten zor bir iştir. Çok saatler burada olmayı gerektiren, oturduğun zaman 7–8 saat yerinden kalkmadan çalışman gerekebilen bir iş. Etrafında insana keyif veren bir manzaranın olması güzel bir şey.
 
Özgür: Stüdyoculuk icracılığı öldürmüyor mu?
Cenk: Kesinlikle öldürüyor. O sebeple düzenlemeci veya yapımcı olmadığım hiçbir işi yalnızca maddi kazanç için stüdyoma almıyorum. Burası zaten bir prova stüdyosu değil. Sadece düzgün işleri, kendi varlığımın da içinde olabileceği işler yapıyorum. Bu stüdyodan yakın zamanda 2 tane albüm çıkacak. Bir tanesi Akın Vardar’ın albümü. Bütün düzenlemelerini ve çalgıcılığını kendim yaptım. Çok keyifli bir albüm oldu. Beni hiç sıkmadı. Çünkü hep kendimden kattım. İkincisi ise Dalga adlı bir grubun albümü. O projede müzik çok keyifliydi. Dolayısıyla kaydetmek de çok keyifli oldu. Aynı zamanda müzik yönetmenliği gibi bir görevim var. Şu gitar riffi şöyle olsun, buradaki vokalleri böyle kullanalım gibi müdahalelerim olabildiği için ayrıca keyif aldım.
 
Özgür: Peki kayıt aşamaları nelerdir ve batı müziği, Türk müziği gibi ayrımlar var mı?
Cenk: Kayıt aşamasında müziğine göre şekil alma olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta objeler birdir. Enstrüman enstrümandır, şarkıyı okuyan insandır. Tabi enstrümana göre kayıt farkı var mıdır dersen; o vardır. Tanbur şöyle kaydedilir, ud şuradan kaydedilir, keman böyle kaydedilmelidir gibi bir sürü teknik farklılıklar var ama Kızılderili müziği şu ortamda kaydedilir gibi bir şey söz konusu değil. Türk müziği ile ilgili şöyle bir sorun var. Türk sazlarını kaydetme batı sazlarını kaydetmekten biraz daha zordur. Çünkü bazı Türk müziği sazları çok naziktirler. Mesela klasik kemençede bazen kurt denen bir ses vardır. Derya Türkan gibi bir ustanın elinde bile rastladığım olur. O gün o saz havadan, rutubetten veya herhangi bir şeyden etkilenir ve ses vermez, kendini çaldırmak istemez. Sazlar bu kadar ruhlu yani. O kayıtlarda Derya Türkan’ın o sesi çıkartmamak için pozisyon değiştirdiğine, arşe değiştirdiğine şahit oldum. Bu da o günkü kayda kötü bir etkide bulunuyor tabii.
 
Özgür: Bu gibi durumlarda kaydı bugün değil de başka zaman yapalım demek gibi bir durum oluyor mu?
Cenk: Vakit olursa neden olmasın tabii ama ancak müzisyenin talebi olursa böyle bir şey diyebilirim. Çünkü o usta olayı çözmek için çeşitli yöntemler zaten geliştirmiş oluyor. Eşiğini kaydırır, can direğini çeker vs. Dediğim gibi usta öyle bir şey derse de başımın üstünde yeri vardır. Bunun yanında stüdyonun şöyle bir ticari yanı da vardır; stüdyo = saat = bütçe. Çünkü stüdyoda aletler çalışır, bilgisayarlar çalışır, elektrik harcanır, daha ziyade emek harcanır…
 
Asıl soruya dönecek olursak bu farklılık sazların farklılığıyla belirlenir ancak. Soprano saksafon kaydettiğin mikrofonla keman kaydedemezsin veya tanbur kaydettiğin ince diyaframlı mikrofonla başka saz kaydedemezsin. Mikrofonların boyutları, şekilleri, cardioid,  condenser, dynamic gibi hepsinin farklı özellikleri vardır. Mesela vurmalı çalgı kaydedecekseniz mutlaka dinamik mikrofon kullanmanız lazım. Çünkü dinamik mikrofon çok hassas değildir, daha yüksek hacimli sesleri algılama konusunda çok yeteneklidir. Ama bir tane de yukarıya tepe mikrofon (overhead) dediğimiz tüm hareketi kaydeden kondansatörlü mikrofon koymakta fayda vardır. Buradaki kaydı mix aşamasında hafif olarak alttan verirsiniz. Böylece yaptığınız kaydı dinleyiciye yakınlaştırmış olursunuz. Daha canlı olur. Örneğin kendi naylon telli gitar kayıtlarımda kondansatörlü, orta büyüklükte, iyi kalitede bir mikrofon kullanıyorum. Bir takım preamfiler yardımıyla destekliyorum. Perdesiz gitar kayıtlarımda yine ayni mikrofonu kullanıyorum fakat bu sefer perdesiz gitarın çok farklı bir yerine koyuyorum. Birazcık daha sap kısmına doğru, kasa sesini çok fazla almayacak, çarpmaların çıtlarını pıtlarını almayacak bir yere doğru, hassasiyetiyle oynamak suretiyle değiştiriyorum. Tabi çalma tuşemi de ona göre değiştirmek zorunda kalıyorum.  
 
Özgür: Kayıtlarda kolaya kaçıp eşik altı kullanmak ne kadar doğru?
Cenk: Hiçbir şekilde mantıklı değil. Onlar sadece sahne için kullanılan şeyler. Stüdyo kayıtları sırasında eşik altı mikrofonuyla kaydetmek olacak iş değil yani. Ancak şöyle bir sistem yapılabilir. Çok özel bir ton istiyorsanız d.i. box denen, sinyali güçlendiren veya bölen aletler var. Mesela bir d.i. box’a mikrofon ve eşik altı aynı anda girebilir, farklı kanallara kaydedilebilir. Bunları mix aşamasında harmanlayıp farklı tonlar elde edebilirsiniz. Mesela Pat Metheny; onun naylon telli gitar kayıtlarında çok değişik bir tını vardır. Bu fark da bahsettiğim sistemden kaynaklanıyor. Bu tür özel bir şey istenmediği zamanlarda herhalde dünyanın hiçbir yerinde akustik bir sazın kaydı eşik altı ve benzerleriyle yapılmaz. İstisnalar illa ki de vardır.
 
Özgür: Kayıt aşamaları yalnızca doğru bir mikrofonla sınırlı değildir sanırım.
Cenk: Kayıt aşamalarda kompresör ve preamfi dediğimiz aletler çok önemli yer tutuyor. Kompresörsüz veya preamfisiz bir kayıt yapmak kaydınızı zayıf ve çelimsiz bir hale getirecektir. Aslına bakarsanız kayıtta oldukça önemli 3 tane şey var; mikrofon, preamfi ve iyi bir ses kartı. Buradan sonrası bilgisayar aşamasına giriyor. Tabi bilgisayar yazılımlarının ses işleme etkileri de farklı farklı. Cubase, Pro Tools, Logic, CakeWalk gibi programlar var. Hepsinin sesi işleme özelliği farklı. Birinde yaptığınız kayıt öbüründe daha başka olabilir. O yüzden stüdyo kurmak isteyen arkadaşların izlemesi gereken yol düzgün bir akustik, arkasından tek ama iyi ekipman –yani ucuz ekipmana kaçmamak gerekir. Bu tip şeyler bir kere alınıyor genelde-. İyi mikrofon, iyi bir preamfi, iyi bir ses kartı, hızlı ve sessiz çalışan bir bilgisayar ile kayıt aşaması “başlayabilir” diyorum sadece.
 
Özgür: Bunların maliyeti asgari ne kadardır?
Cenk: Stüdyoyu katmazsan çok büyük rakamlar değil. Bugün A Sınıfı dedikleri bir preamfi 2000 Lira civarında. İyi bir mikrofon 1500–2000 Lira arasında değişiyor. Bu bahsettiğim mikrofon ilk aşamalarda hem vokal hem de saz kaydı yapabileceğiniz bir şey. Ses kartları ortalama 1500$ civarlarında. 1000 Lira civarında da bilgisayar toplasanız ortalama 8000 Lira gibi bir bütçe ile kayda başlayabilirsiniz. Tabi zannedilmesin ki öyle kalıyor. Bu işin çok az önemsenen bir yanı daha vardır. Sahnedeki gitaristler de pek önemsemez. Kablolar. Kablo bu işin hakikatten temelidir. Neutrik jack dediğimiz ve gotam kablo dediğimiz kablolar alaşımı son derece sert, kuvvetli, ses iletkenliği oldukça hızlı olan iyi kablolardır. Ayrıca kablo boyutunu mümkün olduğunca kısa tutmakta fayda vardır. Ses ne kadar uzun bir sistemden geçerse o kadar çok kirlenebilir. Diyelim ki kablonuz geldi bir alete girdi, oradan çıktı öbürüne girdi, oradan diğerine oradan ses kartına, oradan bilgisayara derken 6–7 kez farklı müdahaleden geçti. Dolayısıyla en temiz kayıt sinyali en az dolaştırarak yapılan kayıttır.
 
Özgür: Böyle bir ayrımın çok doğru olmadığını söylüyorsun fakat Türk müziğinde kanal ve hücum kayıtın farkları nelerdir? Hangisini tercih etmek daha doğrudur? Örneğin herkes aynı uşşak perdesini basmaz. Bu gibi entonasyon sorunları nasıl engelleniyor?
Cenk: Türk müziğinde beraber çalmak, meşk etmek çok değerli bir şey. Böyle kayıtlarda tercihen çalma odasının büyük olması ve sazendeleri panellerle birbirlerinden ayırmak en mantıklısıdır. Hücum kayıt dediğimizde o da kendi içinde ikiye ayrılır. Birincisinde tepe mikrofonu gibi odanın genelini alacak iki mikrofon konulabilir. Böylece herkesin oda içinde duyulan dengesi neyse bire bir alınır. Bir de hücum ama kanal kayıt vardır. Bunda da az önce bahsettiğim gibi panellerle bölüp herkese ayrı mikrofon kullanılır. Bu yöntem mix aşamasında inanılmaz bir hâkimiyet sağlar. Diyelim ki tepe mikrofonuyla aldığınız kayıtta ud çalan kişinin midleri biraz yüksek ve kulağınıza batıyor. Siz onun midlerini aldığınız zaman genelin de midlerini kesmiş olursunuz ve bu kaydın hacmini düşürebilir ve işin içinden çıkılmaz bir hale gelebilir. Fakat bölmeli olarak kaydederseniz her saza ayrı ayrı müdahale edebilirsiniz.
Bunlara ek olarak bir yöntem daha var aslında. Eğer stüdyonun imkânları müsaitse daha küçük diyaframlı ve açısal değil de gördüğünü kaydetmeye yönelik mikrofonlar kullanılabilir. Böyle olunca bölmelere gerek duymadan karşılıklı oturarak da kayıt yapılabilir. Az bir kaçma olabilir ama bu sazlar solo dinlenmeyecekse bir sorun teşkil etmez.
 
Özgür: Bu paneller nasıl oluyor? Bazı konserlerde gördüğümüz gibi şeffaf, cam yapılı mı?
Cenk: Sahnedeki ayırma işlemi bambaşka bir şey. Sahnede condenser mikrofona ihtiyaç duyan sazlar varsa mesela tanbur, ney, kemençe gibi kendi volümleri çok yüksek olmayan, daha doğrusu yükseldikçe bozulabilen, hassas çalımların olduğu zamanlarda mikrofonların feedback (hoparlörden gelen sesin mikrofona dönmesi ve oradan yine hoparlöre giderek döngüye girmesi) yapmaması için kullanılıyor. Kimi konserlerde davulun önü tamamen cam panellerle kaplanır. Çünkü davullarda 8–9 adet mikrofon kullanılıyor ve özellikle tepe mikrofonları her sesi almaya oldukça açıktır. Aynı pleksiglas malzeme stüdyolarda da kullanılabilir ama bu malzemeler yansıtıcı bir madde olduğundan ötürü kaydı etkileyeceği için süngerimsi bir doku ile yüzeyini kaplamak daha iyi bir yöntemdir.
 
Özgür: Peki kanal kayıttaki perde sorunları?
Cenk: Bu konuda bir yanılgın var. Genelde kayıtta çalan insanlar çok tecrübeli ve çok ustalar. Kendilerine unison da çalabiliyorlar. Mesela 4 kişilik bir yaylı grubu geldiği zaman birinci kanala çalıyorlar, arkasından ikinci kanala çalıyorlar ardından pesinden çalıyorlar ve yaptıkları hareketlerin, melodilerin hepsini aynı şekilde yapabiliyorlar.
Çok şahit olduğum bir durumdan bahsedeyim. Bir klarnet kaydı yaptım. Üzerine unison olarak kemençe almak istiyoruz. Kayıt oraya kadar geldiği zaman kemençeci durup bir dinleyeyim orayı nasıl yapmış, uşşağı nasıl basmış diyor ve dinleyip o da o uşşağı kullanıyor. Aslında kanal kayıt yapmakta -eğer ki iyi müzisyenlerle çalışırsan- hiçbir problem veya sakınca yoktur. Ayrıca stüdyolarda şöyle bir durum da vardır. Aynı kayda çalan müzisyenlerin çoğu birbirini tanır ve nasıl çalacaklarını tahmin edebilirler.
 
Özgür: Anlık giriş-çıkış (punch in) gibi teknik imkânlar müziğin ruhunu etkiler mi veya bunu dinleyicileri kandırmak gibi görmeli miyiz?
Cenk: Punch in özellikle günümüzdeki dijital ortamda çok kullanılan bir şey. Geçenlerde bir stüdyoda duydum ki kesinlikle punch in yapmıyorlarmış. En ufak hatada kaydın bütünlüğü bozulmasın diye en baştan çaldırıyorlarmış. Bu da bir tarz ama sonuçta bilgisayar kaydı yapıyorsak ve sayısal ortamda çalışıyorsak neden bu imkândan faydalanmıyoruz. Mesela çok güzel icra edilmiş bir taksim fakat bir yerde küçücük bir el sürçmesi olmuş. Oraya kadar bütün taksimi çöpe atmanın anlamı yok. Zaten onu icra eden ve stüdyocu şunu bilir; bir yerde hata yaptığın zaman sadece o kısmı tekrardan çalacaksan en son kaldığın notadan bir öncekini tınlatarak başlatmalısın. Böylece 2 ses birbirine bağlansın ve harmonikler yama durmasın. Bu sadece tekniklerden birisidir. Dolayısıyla punch in tekniğini stüdyomda da kendim çalarken de kullanıyorum. Fakat belirtmemde fayda var kullanım şeklim anlık giriş çıkış olarak değil biraz daha farklı. Diyelim ki bir şan kaydı var. Şarkıcı A bölümünü gayet güzel söyledi fakat B bölümünün sonunda bir hata oldu. Bu durumda sadece son kelimeyi değil de bütün B bölümünü tekrardan almayı tercih ediyorum. Böylece kelime kelime, hece hece değil de blok blok kaydetmiş ve bütünlüğü daha iyi sağlamış oluyorum.
 
Özgür: Peki kayıttaki oynamaları ne kadar etik buluyorsun? Banu Alkan’dan Hamiyet Yüceses yaratmak ne denli doğrudur?
Cenk: Oynamalar derken kayıt anında tabi ki pek çok şey yapılabilir fakat Banu Alkan’ın durumu etik değil, düpedüz kazıklama. [gülüşmeler] Banu Alkan gibi şarkı söyleme konusunda çok yetenekli olmayan birinin, bir takım intonatorlarla pitch shifterlarla, sesini dengede tutmak, plug inlerle oynamak çok etik değil tabi ki. Ama şu etik olabilir; diyelim ki bir saz çaldın ve sesi kuvvetlendirip değiştirmek için bunu dublelemek hatta 2 kere dubleleyip birini sağa birini sola öbürünü de ortadan vermek çok değişik tonların çıkmasına sebebiyet verebilir. Özellikle vokalde, nakarat öncesinde kuvvetlendirmek için kullanılabilir. Bu etiğin dışında tutulması gereken bir kayıt tekniğidir.
 
Özgür: Yanlış biliyor olabilirim fakat bazen tempo üzerinde de oynamalar yapılıyor sanırım.
Cenk: Evet. Bazen bir parçayı yapıp bitiriyorsunuz fakat dinleyince içinize pek sinmiyor. Keşke 5 veya 10bpm hızlı çalsaydık diyorsunuz. Burada da teknoloji devreye girmek durumunda kalıyor. Çünkü o 20 kişiyi tekrar toparlayıp onca kaydı tekrar almak inanılmaz külfetli bir iş. Bu hızlandırma yavaşlatma işi de sanıldığı gibi çok uç noktalarda yapılan bir şey değil. Çünkü 10bpm’i geçtiğiniz zaman sesteki bozulmalar hissedilebiliyor. Bu hız değişikliğini de genel mixe yapmak tehlikeli. Tek tek bütün kanalları hızlandırıp veya yavaşlatıp tekrardan mixlemek gerekir. Sonuç olarak etik olmadığını düşünmüyorum. Eğer teknolojiyi kullanmayacaksak niye elimizde var?
Her oynamayı da etik görmüyorum tabi. Bir ud taksiminde yanlış basılmış do notasını sonradan klavyeden do diyezle değiştirmek doğru değildir. İcracıya saygısızlıktır bu. Zaten kayıt sırasında onu duymadıysan bir bunalım vardır, uyuyorsundur.
 
Özgür: Ya taksimleri bölüp biçmek hakkında ne düşünüyorsun? Çalınmış 5 dakikalık bir taksimin sonunu kesip başa, ortasını sona, şurasını buraya ekleyip çıkartmak gibi işlemlerin de yapıldığını biliyoruz.
Cenk: Taksimlerde genelde giriş gelişme sonuç bölümleri olur. Ama başka tarzlar da vardır. Kimisi doğrudan tepeden girer ve tepeden bitirir. Yani en yüksek, en hızlı şekilde girip bütün taksimi öyle götürmek; araya girilemeyecek şekilde boşluksuz çalmak.
Kimisi ise çok yüksek girip aşağıdan bitirir. Bu gibi çeşitler olduğu için bazen sen kafandakini anlatsan da çalgıcı kendi istediği gibi doğaçlama yapar. Hâlbuki sen aranjeyi çok tepede başlayıp yavaş yavaş söndürüp tekrar çıkartmak istemişsindir. O zaman söylediğin sistemi yapmak makul olabilir. Sonuçta adamın çaldığı ilk 5 notayı aradaki 6 notayla birleştirip çalmadığı bir kayıt yaratmadığından yine çok fazla etik dışına çıkmış olmaz. Bu düzenleme kısmı lego gibi görülebilir. Cümleleri bozmadığın sürece yerleri değiştirmek çok sakıncalı değil.
 
Özgür: Önceki soruya verdiğin cevaptan yola çıkarak kayıt yapacak kişi de iyi seviyede müzik bilmelidir diyebilir miyiz?
Cenk - Tabii ki bir besteci veya düzenlemeci kadar olmasa bile en azından tonun içersinde çalınıp çalınmadığını anlayabilmelidir. Sonuçta daha önce dediğim gibi çalma odası zor bir yer. İcracının kulağından kaçmış olabilir. Bir de kayıt esnasında kendi işine yoğunlaşacağı için geneli duyması çok zordur. Bu sebeple kayıt bittikten sonra çalan kişiyi mutlaka kayıt odasına çağırıp genel olarak dinletirim. Çünkü buradan, aranje içinde dinlediğinde bu taksim olmamış dediklerine çok şahit oldum. Daha sonra tekrardan içeri girip çaldıklarında ise çok daha uyumlu mükemmel taksimler çaldıklarını biliyorum.
Bir hata olduğunda da hemen durdurmamak gerekir. Belki taksimin geri kalanı çok çok güzel olacak ama sen bir nota yüzünden bütün kaydı bölmüş oluyorsun. Hatanın nerede olduğunu aklında tutup taksimin genelini dinlemek gerekir. Hatta kimi zaman o hata nazar boncuğu olarak kalabilir bile.
Bir de ekleme yapayım; bir kayıt operatörü müzikten önce kaydını yapacağı sazı tanımalıdır, dinlemelidir. Çünkü her sazın tadı, rengi ayrıdır. Dolayısıyla kayıt yöntemi de farklı olur.
 
Özgür: Tonlamada sazendenin mi kararı önemlidir yoksa kaydı yapanın mı?
Cenk: Tonemaister ve aranjör ya da besteci karar verir. Çünkü çalan kişi genel tonu duymadığından tüm tonlara hâkim değildir.
 
Özgür: Tonlamada hangi etkenler ne kadar önemlidir? Mesela günümüzde reverb olmadan ney kaydedilmez oldu. Arz talep meselesi midir yoksa olması gereken mi budur?
Cenk: Hiçbir saz karşında dinlediğin gibi olamıyor kayıtta maalesef. Çünkü insan kulağı mikrofondan farklı bir yapıya sahiptir. Birisi canlı kanlıyken öbürü teknolojik, yapay bir şey. Mesela nezleyken duyumun değişiyor veya bir gece önce yüksek sesle müzik dinlediysen kulakların yorgun oluyor ve farklı şekilde duyuyorsun. Dolayısıyla canlı bir ney dinlemek ile kayıttaki kuru neyi dinlemek çok ayrıdır.
Ayrıca bu reverbi isteyenler de genlikle sazendeler oluyor. Reverb, çalarken insanı rahatlatan bir şey. Seslerin uzamasını, hataların örtülmesini sağlıyor. Tadında kullanıldığı sürece sorun olduğunu düşünmüyorum. Abartıp hamamda çalıyormuş gibi reverb koymak doğallığı öldüren bir durum.
 
Özgür: Biraz fazla özelleştirilmiş bir soru olacak belki ama Necdet Yaşar’ın Erkan Oğur’un Özer Özel’in kayıtlarında nefes alış verişler hatta kimi zaman iç geçirişler duyuluyor. Benim son derece hoşuma giden sesler fakat bunlar profesyonel kayıtlarda olmalı mıdır yoksa temizlenmeli midir?
Cenk: Kesinlikle olmalı. Robot değiliz sonuçta. Ancak bazı insanlarda şarkı söylerken biraz stresli bir ortam olduğu için ağızda tükürük birikebiliyor. Bu da şapırtıya yol açabilir. Bu ses de kayıt sırasında pek hoş değil, nefes kadar doğal gelmiyor. Veya öksürebilir. Bu da kayıtta kalmamalı bence. Mesela Erkan Oğur’un birkaç tane kaydında gömleğinin düğmeleri gitara değer, çıt çıt diye ses çıkartır. Bence kötü değil bu. Sonuçta biz nasıl hayal ediyoruz ki o adamı. Çelik zırhın içersinde, nefes almadan oksijen tüpleri içersinde filan kayıt yapmıyor. Evinden geliyor, kollarını sıyırıp kayda geçiyor.
Bunların dışında stüdyo kayıtlarında pek hoşlanmadığımız başka bir ses var. Özellikle gitarda gelen tel üzerindeki sürtünme sesleri (fret noise). Perdesiz gitarda kaçınılmazdır ama klasik gitarda eğer çok fazla geliyorsa ve uzun kaydırmalar yapıyorsanız, üzerine bir de reverb geldiği zaman iyice tizleşir ve sanki kılıç keser gibi bir ses çıkartır. Bu da kayıtta kirlik kapsamına girmeye başlar. Mesela Erdem Sökmen’de fret noise yok denecek kadar azdır.
Bu demek değil ki bu ses her zaman kötüdür. Tanburda da fret noise vardır ama o gereklidir. Kendi sazım gitar için konuşuyorum.
 
Özgür: Bu kayıt sektörü kimlerin elinde? Alaylılar mı revaçta yoksa kayıt teknolojileri mezunları mı daha fazla iş yapıyor? Örneğin sen alaylı olmuş oluyorsun.
Cenk: Türkiye’de komando sistemi geçerlidir. Bu sistem dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde. Diğer ülkelerdeki albümlerin kapaklarına bakarsan görürsün; recorded by bilmem ne, mixed by bilmem ne, mastered by bilmem ne… Kayıt aşamasında birisi kaydeder. Kayıt yapan kişinin mixi yapması kötü değildir ama masteringi kesinlikle yapmaması gerekir. Her birinin farklı bir kulak tarafından yapılması en doğrusudur ama Türkiye’de böyle bir imkân maalesef yok. Keşke imkân olsa. Bu tarz işleri yapan insanlar da ekmek yiyebilse. Bütçeler oldukça kısıtlı.
 
Özgür: Bunun asıl sebebi para dışarı kaçmasın mıdır?
Cenk: Yok, para dışarı kaçmasından öte vakit meselesi sorun oluyor. Şimdi bir kayıt yaparken genelde onun mixini düşünerek kayıt yapılır, ben öyle yapıyorum en azından. Sonunda nasıl bir sound çıkartacağımı hesaplayarak kayıt alıyorum, dubleletiyorum veya tonluyorum. Kendi istediğim gibi bir sonuç almak için kafamın çok uyduğu birisine vermem gerekir o kayıtları. Bunu anlatabilmek de zaman isteyen bir şey. Ve dediğim gibi çok hızlı çalışmak zorundayız. Bazen haftada 3–4 tane müzik yazıp, kaydedip, mixlerini yaparak televizyona yetiştirmem gerektiği oluyor. Bu tempodayken birileriyle çalışmak çok daha zor ve yavaşlatıcı olabiliyor.
Eğer vakit varsa aynı parçayı 2 farklı kişinin mixlemesi ve aradaki anlayış farkını yakalayıp orta yolu bulabilmek çok faydalı olabiliyor.
 
Özgür: Zaman her yerde olduğu gibi burada da oldukça önemli. Aynı stüdyo içersinde çalışma arkadaşlarına sahip olmak işleri kolaylaştırmaz mı?
Cenk: Cengiz Onural’ın stüdyosunda bir gün çalışıyorduk. O zamanlar daha yeni başlamışım. Sabah 8 gibi başladık çalışmaya öğlen 1 gibi bitti. Cengiz Ağabey “Haydi herkes evine.” dedi İlk önce şaşırdım. Kovuldum mu acaba ne oldu diye düşündüm. Bir zaman sonra anladım ki onun tek başına kalıp beste yapmaya, bir şeyler dinlemeye çok ihtiyacı var. Eve gittikten sonra kendim çalışıp oldukça verimli işler çıkardım. Daha sonra düşününce ne yaptık diye; sabah gittik, öğlene kadar bir düzenlemeyi bitirdik, emek sarf ettik, eve gidene kadar 1 saat mola verilmiş oldu. O şevkle evde bir şeyler ürettim. Demek ki böyle olması gerekiyor. İnsanlar işleri birlikte olduğu zaman bir arada olmalılar ve işleri bittiği zaman ayrılmalılar ki vakitlerini boşa harcamasınlar. Hakikatten bir müzisyen için bir albümden üç parça dinlemek onu bambaşka bir yere götürüyor. Bu sebeple müzisyenlere, yeni başlayan arkadaşlara boş vakitlerinin tümünü değerlendirmelerini öneriyorum. Geyik muhabbeti yapmak tabii ki çok keyifli. Oturun, çayınızı için, muhabbetinizi yapın yeri zamanı geldiğinde ama çalışmayı ihmâl etmeyin.
 
Özgür: Stüdyon henüz çok genç. Daha önceleri nasıl çalışıyordun ve daha önceki çalışmaların müzikal anlamda daha mı verimli geçiyordu?
Cenk: Bu stüdyodan önce çalışmalarımı evde yapıyordum. Gece 2’ye 3’e kadar odamda çalışıyordum. Aynı odada yatıyorum, aynı odada kalkıyorum. Bir zaman sonra baktım ki bakkala gitmek haricinde odamdan çıkmaz olmuşum, nefes almamışım. O zaman fark ettim ki insanın müzik yaptığı yerle yattığı yeri ayırması çok önemli. Keşke herkesin böyle bir imkânı olsa. Aynı odada çalıştığın zaman 12’de de kalkabiliyorsun. Aman ne olacak nasılsa aynı yerdeyim 1’de kalksam da olur diyebiliyorsun ama ayırdığın zaman iş yerini açmak zorundasın. Kartına iş telefonunu yazıyorsan orayı açmak zorundasın. Bu, disiplinle ilgili. Ben bu anlamda disiplinli birisiyim. Tabi sanılmasın ki hayatım boyunca takdirlerle, teşekkürlerle geçtim. Okul hayatım boyunca derslerden kalan biriydim. Bu tamamen müzikle ilgili bir şey. Yaptığım işi çok sevdiğim için böyleyim. Gece geç saatlere kadar çalışabiliyorum, yeri geldiğinde sabahlıyorum. Bunun yanında sabah sekiz buçuk, dokuz gibi stüdyomda oluyorum -ki bu müzisyenlerin pek alışık olmadığı bir şeydir-. Ama Cengiz Onural da böyledir, Bora Ebeoğlu da. Bu işi spor gibi görüyorum. Her gün yapılması gereken etütler, her gün açman gereken projeler, yapmak zorunda olduğun mixler, sorumlulukların olması gerekiyor. Hiçbir işin olmasa bile araştırma yapman gerekiyor. Artık elimizde Internet var. Kim ne yapmış onlara bakmak gerekiyor. O yüzden de disiplin her şeydir. Tabi bazı insanlar var ki doğuştan bu dünyaya müzisyen olmak için gelmişlerdir. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar o şekilde çalıyorlar. Bu Allah vergisi bir yetenek. Ben öyle değilim. Ben bu işi severek, çalışarak, çabalayarak ilerletiyorum. Kısacası üşenmiyorum. Müzisyen milleti üşengeçtir, hatta tembeldir.
 
Özgür: Kendi albüm çalışman var mı?
Cenk: Nihayet bir albüm kaydettim. Kasım ortası gibi Sinan Sakızlı yapımcılığında Baykuş Müzik’ten çıkacak. Davulda Arda Baykurt, kontrbasta ise Alper Kılıç eşliğinde Cenk Erdoğan Trio – İLE adıyla yayınlıyoruz.
 
Özgür: Bir albüm çıkartmanın maliyeti nedir?
Cenk: Çoğaltmayı tam olarak bilmiyorum. Fabrikalar, Kültür Bakanlığı bandrolü gibi unsurlar devreye giriyor. Albümün hazırlık bütçesi ise yapılacak işlere göre değişiklik gösteriyor. Stüdyoların saatlik kirasını kabaca ortalarsak 50 Lira gibi bir şey diyebiliriz. Bazı üretimlerde anlaşmaya göre mix kayıt ücretine dâhil olabilir ama genellikle stüdyo saati artı mix olarak ücretlendirilir. Çünkü mix aşaması kayıt kadar emek alan bir iş. Tüm ücretleri kabaca hesaplarsak düzgün bir kaydı 7000-8000’den aşağıya mal etmek zor.
Günümüzde özellikle pop kayıtlarında bu işin de ucuzuna kaçılıyor. Parçalarda genellikle Giriş – A – Bağlantı – Nakarat bölümleri vardır. Bundan sonra hepsi bir kez daha tekrarlanır. Veya sadece bağlantı - nakarat tekrarlanır. Tekrardan çaldırıp zaman kaybetmek yerine ilk kayıtları kopyala yapıştır mantığı ile çoğaltıyorlar. Onlar da haklı olarak maddi kaygı gözetiyorlar ama bu tek düzelikte dip nokta oluyor. Ben kendi stüdyomda bu tip şeyleri kesinlikle yapmıyorum. Daha önce dediğim gibi punch inleri bile büyük bloklar halinde alıyorum.
 
Özgür: Kayıt süresi ne kadar sürüyor?
Cenk: İyi müzisyenlerle çalışıyorsanız bir parçanın kaydı 1 günde bitebiliyor. Tabii şan hariç. Ama İbrahim Tatlıses gibi birisi gelip okuyordur, 1 günde 3-4 parça da kaydedilebilir. Bu bahsettiklerim yalnızca kayıt aşamaları. Düzenleme kısmı çok uzun aylar alabilir.
 
Özgür: Bu yoğun zamanında bu kadar vakit ayırabildiğin için gerçekten teşekkür ederim.
Cenk: Estağfurullah, ben teşekkür ederim. [mutfaktan getirdiklerini göstererek] Elma mı istersin armut mu? Elmalar köyden geldi, tavsiye ederim.
 
Özgür: Tekrardan teşekkür ederim.
Cenk: Afiyet olsun.
Ve benim için söyleşinin en leziz kısmı başlamış oldu.

 Cenk Erdoğan'ın iletişim bilgileri için www.cenkerdogan.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

R.Özgür Altun
Cenk Erdoğan ile Stüdyo İşlemleri, Mülakat, Sayı 5


Saz ve Söz Bağımsız Türk Müziği Yayını olarak yazılarımızdan alıntı yapıldığında kaynak belirtilmesini rica ederiz.
www.sazvesoz.net | bilgi@sazvesoz.net